La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Ağrı Direnişi (1926-1930)


Auteur : M. Kalman
Éditeur : Pêrî Date & Lieu : 1991, İstanbul
Préface : Pages : 296
Traduction : ISBN : 975 - 8245 - 01 - 5
Langue : TurcFormat : 130x190 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Kal. Agr. 3200Thème : Histoire

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Ağrı Direnişi (1926-1930)

Ağrı Direnişi (1926-1930)

M. Kalman

Pêrî


Osmanlı döneminde, günümüz Ağrı ili sınırları içinde yer alan Doğubeyazıt, sancak merkeziydi. Ağrı ise, ufak bir yerleşim alanıydı ve adı Şarbulak'tı. Ermeniler buraya siyah taşlardan bir kilise yapınca, Kara Kilise olarak da anılır oldu. Bölgede 1919'larda ordu kumandanı olan Kazım Karabekir, Ağrı'nın ismini Karaköse olarak değiştirdi. 1927'ye kadar ilçe statüsünde olan Ağrı, isyan bölgesi olmasından sonra il yapıldı. Araplar, bölgenin en yüksek dağına "Ağrı" dedikleri için Türkçe'ye de Ağrı olarak geçti. Ermeniler "Masis" der. Masis, onlar için bir simgedir. Batı dillerinde ise, Ararat olarak geçer.

Bölgede birçok krallık kuruldu. Ağrı tarihi bu çalışmanın dışında tutulduğundan, geçmiş yılların ayrıntısına girmiyoruz. Ağrı bölgesini en son işgal eden Osmanlılar'dı. Daha önce, bölgede Ermeniler yerleşikti ve Safevi egemenliği altındaydı. Osmanlılar, 1514'deki Çaldıran Savaşı'ndan ...



ÖNSÖZ


Ağrı Dağı etekleri, ilk çağdan günümüze nice savaşlara sahne oldu. Dönem dönem savaşlarda el değiştirmesine rağmen, değişmeyen zirvesindeki buz kütlesidir. Nuh Peygamber'in gemisinin burada olduğu da söylenir. Öte yandan, Ağrı'daki mücadele geleneği, yeni bir tarzda devam ediyor. Yenilgiyi tekrar yaşamamak ve aynı sona uğramamak için yeni gelişmeler yaşanıyor.

"Tarih, tarihi yazanına da bağlıdır" bir yerde. Resmi Türk tarih yazıcılarının Kürtler hakkında yazdıkları, gerçek şeyler midir? Asla! Bunu, küçük çapta bir araştırma yapan herkes görebilir. Oysa tarih, doğru kaynaklara dayanmalı ve okunmalıdır. Aksi taktirde yaşanan olaylar, çoğu kez "sürpriz" olarak görülür. Elbette tarihi iyi bilmek, kişiyi kahin ve büyücüde yapmaz. Doğru okumak yeterli değil, aynı zamanda, doğru anlamak da çok önemlidir. Bu ikisi birbirini tamamlamalı. Tarihin doğru okunması ve yorumlanmasının, kişilere, neler olacağını önceden bilme imkanı verebileceği düşüncesi doğru değil. Çünkü benzer olaylar, her zaman aynı sonuçları doğurmaz. Bu yaklaşım aynı zamanda, tüm tarihçileri hata yapmayan, her zaman doğru yorumlayan kişiler olarak değerlendirilmesine götürür. Çok yanlış bir konuma düşülmüş olunur.

Tarihi doğru kavrayan, yaşadığı günü değerlendirmede fazla bir zorluk çekmez. Günü kolayca yorumlayabilir, ama belli bir yere kadar.

Varolan belgelere rağmen, duyguların ön planda tutulduğu, gerçeklerin tersyüz edilmesiyle yazılan kitapların, gerçeğine kadar yansıttığı ve yansıtacağı açık. Piyasada, bu tür kitaplara çokça rastlıyoruz.

Sadece Osmanlı tarihçiliğini ele alacak olursak, özellikle padişaha dalkavukluk yapan, her şart altında gerçekleri tersyüz eden veya çarpıtanların yazdıklarını, ciddi tarih yazmacılığı olarak kabuledebilir miyiz?

Yakın geçmişte ve günümüzde, özellikle Kürtler'in kökenlerine ilişkin, Milat'tan önceki yıllara ait bazı kitaplar yayımlandı. Fakat bu kitaplarda, tam bir kaos yaşanıyor. Örneğin Kemalist yazarların, Kürtler'in Türk kökenli olduklarını kanıtlamak için, olağanüstü çabalar göstermeksizin yazdıkları kitapları, ne ölçüde dikkate alabiliriz.

Bir başka yanlışlığı, günümüzde bazı Kürt tarih yazımcıları yapıyor. Şöyle: İlgili yıllara ilişkin belge ve kanıtları sunmadan, duygularıyla hareket ederek, neredeyse her sabah bir Kürt devleti keşfediyorlar. Elbette bu yaklaşımlar inandırıcılıktan uzak. Uluslaşma öncesi milliyetler dönemini kavrayamama, bu ele alış tarzındaki etkenlerden biri.

Kürtler'in yaşadığı alanlar, geçmişte daha küçüktü. Ancak İslamiyet'ten sonra, ülkenin sınırları işgal koşullarına rağmen büyüdü. İlkçağ ve köleci dönemlerde bölgede nüfus da çok azdı. Bu topraklar üzerinde birçok milliyet yaşıyordu. Çok çeşitli nedenlerle bu toplulukların birçoğu yok oldu veya biri diğerinin içinde eridi, kaynaştı. Bu topluluklara ait yazılmış kitabe, tablet, vs. yandı veya kayboldu. Varolan kitabe vs. ise, eksik ve karmaşık. İşte bu noktada, eldeki materyalleri doğru bir biçimde ele alma ve yorumlama oldukça önemli. Ama işin kolayına kaçarak, özellikle, "Kürtler geçmişte hiç devlet kuramadı" propagandasına inat; "Hayır bizim çokça devletimiz oldu" diyerek belgesiz, kanıtsız karşı atağa kalkmak doğru bir yaklaşım değil. Öncelikle kendimizi aldatmış oluruz.

Kürtler, bugün 30-35 milyon arası nüfusa sahip bir ulus. Uluslaşması bir biçimiyle oluşmuş. Kendine özgü koşulları incelenebilinir. Öyle de yapılmalı. Ama geçmişe ilişkin bilinmezlik yerde dururken, bizim bu noktada komplekse girmemiz doğru mudur? Kürtler gibi, geçmişleri tartışmalı olan birçok ulus var. Sorun yanlış ele alınırsa, çok gereksiz yeni tartışmaların içine düşüleceği açık.

Geçmişi doğru değerlendirmek önemli. Ama daha önemlisi, içinde bulunduğumuz koşullardır. Mevcut koşularımızın ne olduğu, çok daha büyük öneme sahip. Özel olarak Kürtler sözkonusu edildiğinde, geçmişte yüz tane devlet ve büyük uygarlıklar kurmuş olsa da şimdiki durumu çok daha önemlidir. Bu nedenle yakın geçmişi öğrenmek, geleceğe ışık tutacaktır. Ama belgelere dayanmayan, duygularını somut gerçeğin yerine koyarak yazanlar, ister istemez kargaşalığa yolaçıyor.

Tarih yazımcılığında önemli olan, tarihin hammaddesini yani belgeleri bulmaktır. Belgeleri açığa çıkartmak, tercüme etmek ve bulguları "ikinci tür tarihçiler"in ve elbette herkesin hizmetine sunmak çok önemlidir, katkıdır.

İkinci türden tarihçiler, meslekten tarihçi olmayıp, uzmanlaştıkları toplumsal bilim dalında, işin "kökenine inerek" doğru teşhis, yorum ve açıklama yapmaya çalışanlardır. Bu nitelikteki kişiler, hammadde bulma konusunda yetersiz ve tarih metodolojisi bakımından eksik veya zayıftır. Ancak belli bir toplumsal bilim "kavrayış ve anlayışı" çerçevesinde, toplumsal bilimin metodolojisi içinde, yararlı işler yapabilirler.

Unutulmamalı ki her toplumsal bilimin bir "tarih yönü" bulunur, bir de tarihi "kullanma" yönü. Örneğin, herhangi bir bilim dalında kendisini yetiştiren, elbette dikkatini toplumsal gelişmenin tarihine de verir. Ama bir de özel olarak, ilgilendiği bilim dalının tarihine özel ilgi gösterir. İkincisinde, farklı bir yöntem ve anlayış olması gerekir. Örneğin sosyoloji toplumsal bir bilim alanıdır. Toplumların sosyolojik açıdan geçirdikleri değişim sürecini tarihsel bir perspektif içinde incelemek ile sosyoloji alanında çalışmak aynı şey değil. İlkinde, araştırmacının sosyologluğu ön plandayken İkincisinde tarihçiliği ön planda.

Araştırma yapılırken, içinde bulunulan koşullar çerçevesinde en dikkat edilmesi gereken nokta, karşılaştırma yöntemidir. Ancak doğru karşılaştırmalar yapılarak olumlu sonuçlar elde edilebilir. Eldeki kanıtlar ve belgeler bazılarınca yanlış da yorumlansalar, gerçekleri tersyüz etmek mümkün değil.

Ağrı İsyanı, Cumhuriyet Türkiyesi'nin birçok isyanının içinde en önemlilerindendir. Olayları tüm yönleriyle vermek, elbette sadece böyle bir çalışmayı yapana bağlı değil. Devletin bu konudaki belgeleri gizlemesi, bazı noktaların tamamlanmasını engelleyen sebeplerden biri. Ama yine de bugün birçok şey açık. Viyana'da yayımlanan İhsan Nuri Paşa - Ağrı Dağı İsyanı (Weşanen Hevkom-1986) adlı kitap, İngiliz gizli belgeleri, Türk basını ve bu konuya ilişkin olarak yayımlanan diğer kitap ve makaleler taranarak hazırlanmış. Ama bu çalışmanın birçok eksiği var. Öncelikle anılar, devlet tarafından gizlenilen belgeler, İran devlet arşivi ve basının araştırılması orta yerde duruyor.

Bu çalışmada, olaylar kronolojik bir sırada verilmeye çalışıldı. İngiliz belgeleri ve günlük gazete haberleri, bu anlayışla tarih sırasına göre derlendi.

İsyan döneminde konuşulan Türkçe'de, fazla sayıda Arapça ve Farsça sözcük vardı. Bu tür sözcüklerin yanına, parantez içinde günümüz Türkçesi'ndeki karşılıkları verildi.

Kitabın daktilo edilmesi ve düzeltmede İsmail Diyar'a; Kürtçe kitapların Türkçe'ye çevrilmesinde emeği geçen Siyament'e candan teşekkür ederim.

İnanıyorum ki bu çalışmanın birçok eksiği, başkalarınca ve kısa sürede doldurulacaktır.
Saygılarımla

Eylül 1996
M. Kalman



Yakın Geçmişte Ağrı

Osmanlı döneminde, günümüz Ağrı ili sınırları içinde yer alan Doğubeyazıt, sancak merkeziydi. Ağrı ise, ufak bir yerleşim alanıydı ve adı Şarbulak'tı. Ermeniler buraya siyah taşlardan bir kilise yapınca, Kara Kilise olarak da anılır oldu. Bölgede 1919'larda ordu kumandanı olan Kazım Karabekir, Ağrı'nın ismini Karaköse olarak değiştirdi. 1927'ye kadar ilçe statüsünde olan Ağrı, isyan bölgesi olmasından sonra il yapıldı. Araplar, bölgenin en yüksek dağına "Ağrı" dedikleri için Türkçe'ye de Ağrı olarak geçti. Ermeniler "Masis" der. Masis, onlar için bir simgedir. Batı dillerinde ise, Ararat olarak geçer.

Bölgede birçok krallık kuruldu. Ağrı tarihi bu çalışmanın dışında tutulduğundan, geçmiş yılların ayrıntısına girmiyoruz. Ağrı bölgesini en son işgal eden Osmanlılar'dı. Daha önce, bölgede Ermeniler yerleşikti ve Safevi egemenliği altındaydı. Osmanlılar, 1514'deki Çaldıran Savaşı'ndan sonra bu bölgeyi ele geçirdi. Bölge bazen Van'a, bazen de Erzurum Beylerbeyliğine bağlandı.

Kanuni döneminde, Ağrı bölgesi tekrar Safevileri’n eline geçti. 1578'de Osmanlılar, kaybettikleri işgalci konumlarını yeniden kazandı. Padişah, bölgeyi beş sancağa ayırdı. Yerleşik düzene geçilmesi için de bazı göçebe aşiretleri iskana tabi tutarak, toprağa yerleşmeyi özentirdi. Bu aşiretler, vergiden ...




Fondation-Institut kurde de Paris © 2019
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues