La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Ziverbey'den Susurluğa Bir MİT'çinin Portresi


Éditeur : Sorun Date & Lieu : 1999, İstanbul
Préface : Pages : 304
Traduction : ISBN : 975-431-090-4
Langue : TurcFormat : 135x195 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Tur. Meh. N° 1222Thème : Politique

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Ziverbey'den Susurluğa Bir MİT'çinin Portresi

Mehmet Eymür
Ziverbey'den Susurluk'a Bir MİT'çinin Portresi

Talat Turhan,
Orhan Gökdemir

Sorun Yayınları

Kapitalist anarşinin boy verdiği, her türlü ilerici-devrimci sesin susturulmak istendiği bir ülkede Mehmet Eymür, adeta "dokunulamayan adam" kimliğindeydi...
Emperyalist hegemonların çok yönlü kuşatmasında, "alt emperyalist" taşeronluğa soyunan geri bir sosyoekonomik yapıda, ününü kendi halkına karşı mücadelesiyle yapmış, bir devlet görevlisi...
Bu kitapta anlatılan kişinin kimliğinin kendi başına hiç bir anlamı yok; bu, Ağar da, Eken de, Şahin de olabilir. Onun seçilmesinin nedeni Mehmet Eymür'ün bu ülkedeki sosyal çürümenin anlaşılmasında bir temsil kabiliyeti olması olgusudur. Bütün kirli işlere adı karışmış, bütün karanlık cinayetlerde adı geçiyor; bulunduğu örgütün en tepesine oynamış, devletin en üstüyle sıkı ilişkiler kurmuş... Suç dosyası kabarık. Varoluşunun nedeni bu ülkeyi onlara karşı savunmak olduğu halde, emperyalizmin en karanlık örgütleri CIA ve MOSSAD ile çok yakın ilişkiler içinde. Bir istihbarat örgütü görevlisi düşünün ki, başı her sıkıştığında gidip bir başka ülkenin korumasına sığınıyor. O, şu zamanlarda cehenneme çevirdikleri bu acılı ülkenin hapishanesinde, nezarethanesinde yatmamak için köşe bucak kaçıyor, kaçırılıyor, korkuyor ve korku salıyor.
Yazarlar Talat Turhan ve Orhan Gökdemir bu çalışmalarında; 12 Mart işkencehanelerinde bu ülkenin devrimci ve yurtsever kadrolarına işkence yapmakla başlayan bir devletsel - kişisel tarihin son 30 yıldaki izlerini sürüyor. Bu üç on yıllık devletsel - kişisel macerada Türkiye'deki yönetim aygıtının ve özellikle bağlı olduğu sistemin çürümesinin seyrini de göreceksiniz. Ve bu hikayede asla bir erdem kırıntısı bulamayacaksınız; çünkü, Fransız Burjuva Devrimi'nin ürünü olan Napolyon'un ünlü polis müdürü Fouche'yi vareden koşullar kalktığından bu yana hain olmak için artık yetenek gerekmiyor.



KİTAP ÜZERİNE

Katiller Kapitalizmi

Devletin ve onun silahlı gücü ordunun halkla ilişkilendirilmesi Büyük Fransız Devrimi ile birlikte olmuştu. Orduyu bir halk ordusu haline çeviren Fransız Devrimi ile birlikte devletin yönetimi de “Üçüncü sınıf”ın, bileşiminde hem burjuvaların hem proleterlerin hem de köylülerin varolduğu yeni bir sınıfın eline geçmişti. Cumhuriyet, halk(ın) yönetimi de böyle doğdu. Hal böyle olunca temel eğitimin de “ulusallaştırılması”, herkese belli bir eğitimin verilmesi gerekiyordu. Bunun adına ‘millî eğitim’ denildi.

Aradan geçen zaman içinde üçüncü sınıf ayrıştı, burjuva sınıfıyla işçi sınıfının çıkarlarının asla uyuşmayacağı ortaya çıktı. Dolayısıyla Cumhuriyet çok kısa bir zaman içinde Burjuva Cumhuriyeti’ne dönüştü. Ordu, üçüncü sınıfın değil onun içindeki bir nüvenin koruyucusuydu artık. O ordu 1871’de Paris’te Komüncülerin üzerine acımasızca yürüdüğünde sihir artık bozulmuştu.
Devletin halk için bir örgütlenme olmaktan çıkıp, halka karşı bir örgütlenmeye dönüşmesinin trajik öyküsü böyle başladı.

Bugün dünyanın ezilen ve sömürülen yoksul halkları devletin ‘modern’ bir haliyle karşı karşıya; bu düzenin geldiği konum bir “karşıdevrim”in ülke içinde ve dışında örgütlenmesini zorunlu kılıyor. Devletin ‘modern’ haline damgasını vuran sınıfsal ihtiyaç, artık zorunlu olarak karşıdevrimci olan bir sınıfın varlığının sürdürülmesi ve korunmasıdır. Bu yüzden cumhuriyet artık bir Kontr-Gerilla ve giderek bir Bilderbergeıler cumhuriyetidir.

Nedir bu cumhuriyete damgasını vuran yenilik? II. Dünya Savaşı'nda Amerikan Emperyalizmi İtalya’da kendine yene bir müttefik bulmuştu; Sicilya Mafyası’nın bu düzenin resmî gücü olmasının öyküsü böyle başladı. (Aynı süreç, 1945 sonrası Japonya'da da antikomünist histerilerle ABD+Yakuza faşistleriyle beraber işletilmiştir.) Devlet yeni ittifaklar aracılığıyla mafyalaşırken, mafya da devletleşiyordu... 1980’li yıllarda İtalya'da P-2 skandali patlak verdiğinde mafya ile devletin sınırlarının çoktan ortadan kalktığına dehşet içinde tanık olundu.
Amerika’da da aşağı yukarı olan buydu, “kirli işleri” yönetenler devleti de yönetiyordu artık.

Düzenin mafyalaşmasının doruğuna ulaştığı ‘modern zamanlarda’ dünya üzerinde istihbarat örgütlerinin bilgisi ve kontrolü dışında uyuşturucu ticareti yapılamayacağı tartışılmaz bir gerçek olarak kabul görüyor. Kapitalizmin yöneten kâr hırsının en çıplak biçimi olan “kirli işler” yeni ve verimli bir sektördür artık; Bu yüzden Killerkapitalizmus (Katiller Kapitalizmi) kavramı siyasal-iktisat literatüründe yerini alıyor. Devletin bu dönüşümden kaçınarak “temiz” kalması ise elbette mümkün değildir.

Ve en nihayet bütün dünyanın halkları her renkten devlet şemsiyesi altında toplanmış organize bir suç şebekesinin tehditi ile karşı karşıyadır. Ulusal örgütlerde faaliyet gösteren şebeke üyeleri kaçınılmaz olarak uluslarötesi bağlantılar içindedirler, kendi halkları ile mücadele içinde oluşlan ile bu konumları birbirleriyle örtüşmektedir.

“Uluslararası kuruluşlara üye olan ulusal devletlerin egemenlik alanlarının sınırlanması.”Bu Bilderberg örgütünün hedefleri arasındadır ve tek bir örneğe, NATO'ya bakarak bunun ne derece gerçekleşmiş olduğunu görebiliriz. NATO üyesi ülkelerde genellikle gerçek hükümet kendisine ‘Süper NATO’ genel adını veren ve popüler adıyla Kontr-Gerilla olarak bilinen uluslararası kuruluşlardır. Bu bağlantılar hiç kuşkusuz bu ülkelerin istihbarat örgütleri arasında da vardır ve böylece ulusal devletlerin egemenlik alanları, emperyalizmin yararına sınırlanmaktadır.

Bu örgütün akıl hocasının ise azgın kapitalist Rockefeller ailesi olduğu bilinmektedir. Onların peydahladığı CFR. Trilateral Commision, Bilderberg türü kapitalist cemaatlar, bu karşıdevrim örgütlenmesinin dal budak salması için her gün kesintisiz bir mesaiyi yürütmektedir. Irak'ta, Bosna'da, Kosova’da, dünyanın her yerinde emekçi halkların üstüne yağdırılan bombaların tetiğinde onların parmağı vardır. Artık kapitalistlerin halkları birbirine düşürerek yönetmekten başka çareleri yoktur.

Hiç kuşkusuz 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 1 Mayıs katliamında, Papa Suikastmde, Çorum, K. Maraş, Sivas. Gazi vb. katliamında da onlar vardır. Bu ülkeyi onlarca yıldır onların “işe aldığı” ajanlar yönetmektedir. Mehmet Eymür'ün her türlü kirli işi fütursuzca çevirdiği son otuz yıldaki politikacılara bakın; Demirel Bilderberg üyesi bir mason, Kissinger’le yakın ilişkiler içinde, Ecevit bizzat Kissinger’in yetiştirmesi; bu dünyanın en karanlık adamından “hocam” diye sözediyor, Turgut Özal bir Bilderbergerdi, ‘Taksim Toplantıları’ adı altında onun Türkiye şubesini örgütlemeyi üstlendi. Mesut Yılmaz, Erdal İnönü, Tansu Çiller hepsi bu cemaatin onayından geçerek iktidar koltuğunda oturdu. Sonuncusunun CIA ajanlığı da ayyuka çıkmıştı. Bunların en ucunda duran Erbakan’ın partisi ise CFR’in özel davetiyle kulübe dahil edilmişti. İtalya’daki P-2’nin kardeşinin Türkiye’de de olmaması için hiçbir sebep yoktur. P-2 ile ortaya çıkan model Türkiye’deki ilişkilere eksiksiz uyum göstermektedir.

Ve en nihayet yönetim aygıtındaki bu karanlık tablonun ortasında acımasız bir tetikçi ve kuşku duyulmayacak bir işbirlikçi. Bu ülkede “vatan hainlerinin” peşine düşen “milliyetçilerin” kısa bilançosu budur. Elinizdeki kitapta M. Eymür’ün devletsel-kişisel macerasında bir sistemin çürümesinin seyrini görecek ve “vatan haini” kavramının bilimsel tanımını yerli yerine koymakta güçlük çekmeyeceksiniz.

Sorun Yayınlan Kolektifi
2 Eylül 1999



I-Bolum
Sola Karşı Kuraldışı Savaş

18 Şubat 1972 günü MİT, uzun süredir peşinde olduğu Mahir Çayan ve arkadaşlarının Fındıkzade’de bir evde kaldıklarını haber almıştı. Önce elemanlar gönderilip, evin konumu ve girip çıkanlar hakkında bilgi toplandı; ev 5 katlı bir apartmandı. MİT tarafından hemen askere haber verildi, gece yarısına doğru Merkez Komutanlığı’na bağlı bir birlik evin etrafını çevirdi. Bir çelik yelekli polis timi kalabalık bir MİT grubuyla birlikte ana kapıdan girip Çayan ve arkadaşlarının bulunduğu haber alınan daire kapısına dayandı. Kapıya dayanan grup o kadar kalabalıktı ki apartmanın merdivenleri tam teçhizatlı görevlileri taşıyamaz bir haldeydi. Silahlar çekilmiş, nefesler tutulmuştu.

Görevliler kapının kenarında bir süre bekleyerek içerden gelebilecek sesleri algılamaya çalıştı. İçeriden herhangi bir ses gelmiyordu. İki iri yarı polis kapıya yüklendi ve merdivendeki kalabalık bir anda küçük evin içine boşaldı. Girilen ilk oda boştu. Ekipte bulunan iki MİT’çiden kıdemli olanı, elinde silah koridorun sonundaki diğer odaya daldı. O anda silahlar patladı. Bu arada polis timi yan odadaki iki kızı elinde dinamit lokumlarını ateşlemek üzereyken yakalamıştı. Ancak, mecaraperest ilk MİT’çinin şansı o kadar yaver gitmemişti ki, büyük bir hızla girdiği odadan aynı hızla geri dönüp kaçmaya başladı. MİT’çi odadan çıkar çıkmaz iki polis makinalı tabancalarını kapının kenarından uzatarak içerisini taramaya başladı. MİT’çilerden İkincisi, acemi olanı dairenin kapısında donup kalmıştı. Bu arada pencerelerden de içeriye doğru yoğun bir ateş başladı. Korkudan dona kalan MİT’çi, dışarıdan yapılan ateşle kendisinin de vurulabileceğini düşününce polislere ateş etmeyin diye bağırmaya başladı.

Artık odadan yalnızca inleme sesleri duyuluyordu. Polis içeriyi son kez taradı. Sonra içeri girildi ve yerde yatanlar salona doğru sürüklenerek taşınmaya başlandı. Çıkanlardan biri yüzü gözü kandan seçilmeyen Ziya Yılmaz’dı. MİT ve polis yerde yatanların öldüğünü düşündü. Ancak Ziya Yılmaz vurulmadan önce 25 mermi alan özel şarjörlü tabancasıyla odaya ilk giren MİT görevlisini çok ağır bir biçimde yaralamıştı.

Mehmet Eymür’le, hamîsi Hiram Abas’ın Türkiye’nin neredeyse yakın tarihi ile paralel olan macerasında, kayıtlara ilk önemli not işte o zaman düştü. İki MİT’çi Ulaş’ı, Ulaş Bardakçı’yı öldürmeyi başardıktan sonra, Fındıkzade, Kızılelma Caddesi Tevfîk Fikret sokaktaki o apartmanda karşılaştıkları kararlılığı yoketmek için ömürleri boyu uğraşacaktı.

Ziya Yılmaz’ın vurduğu Abas’ın adı gizleniyor

Fındıkzade’deki olay, THKP-C iddianamesinde şöyle anlatılıyor:
“Ziya Yılmaz’ın Fındıkzade Kızılelma Caddesi Tevfîk Fikret Sokak Kısmet apartmanı bodrum katındaki dairede gizlendiğinin güvenlik makamlarınca haber alınması üzerine, Komiser Muavini Alican Özgenler Başkanlığında Polis memuru Reşat Okutan, Polis memuru Tamer Gürbüz, Polis memuru Tayfun Ergüven, Polis memuru Turhan Koçak, Polis memuru Salim Somun ve Polis Memuru Habip Gür’den müteşekkil tim, 19 Şubat 1972 günü saat 02.30 sıralarında mezkûr ev civarına gelmiş, asker ve toplum zabıtasınca ev sarılarak güvenlik tedbirleri alınmıştır. Bundan sonra tim mensuplarınca daire kapısı birçok kere çalınmasına rağmen, açılmaması üzerine kapı, görevlilerce açılarak içeriye girilmiş; ilk girilen odada karşılaşılan Safiye Özkan ve Leyla Dedeal’dan evde kimlerin kaldığı sorulduğunda, yalnız olarak oturduklarını, başka kimsenin bulunmadığını beyan etmişlerdir.

Diğer odada ise sanıklar Ziya Yılmaz, Şerafettin Serdar, Hüseyin Özkan ve Osman Cavit İyigün’ün kaldıklarını öğrenen görevliler, kendilerine derhal teslim olmaları, mukavemette bulunmamları ...




Fondation-Institut kurde de Paris © 2019
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues