Pirtûkxaneya dîjîtal a kurdî (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Paradigmanin İflasι


Nivîskar : Fikret Başkaya
Weşan : Doz Tarîx & Cîh : 1991, Istanbul
Pêşgotin : Rûpel : 240
Wergêr : ISBN :
Ziman : TirkîEbad : 160 x 230 mm
Hejmara FIKP : Liv. Tur. Bas. Par. N°7057Mijar : Giştî

Paradigmanin İflasι

Paradigmanin İflasι

Fikret Başkaya

Doz

Bugün Türkiye'nin kendi yolunu bulabilmesi, “sağlıklı” bir kalkınma yoluna girebilmesi, uluslararası düzeyde saygın bir ülke konumuna gelebilmesinin önündeki en büyük engel “yapay” bir resmi ideolojinin varlığıdır. Bu resmi ideoloji, bilimsel-entellektüel gelişmeyi ve yaratıcılığı sürekli engelleyerek, düşünsel alanı çoraklaştırmakta, demokratikleşmenin önünde önemli bir engel oluşturmaktadır. ...
Artık iki yüzyıldır dayatılan (asrileşme, muasırlaşma, Batılılaşma, çağdaşlaşma, kalkınma, çağ atlama) ve her seferinde yeni bir şeymiş gibi sunulan paradigmanın iflas ettiğini kabullenmeliyiz. ...
Resmi tarih, daha genel olarak resmi ideoloji Kürdistan’ı dünya haritasından “çıkarınca” üzerinde yaşayan ulusu da “yok etmesi” gerekiyordu. Buna da bir “çare” bulundu. Kürtler, “Dağlı Türkler” ilan edildi. Dağlı Türkler soy olarak, öz olarak, kökenleri bakımından Türk olmakla birlikte, Gerçek Türklerden iki yerde ayrılıyorlardı: Bir kere dağda yaşıyorlardı!.. Üstelik dağda yaşarken Türkçeyi unutuyorlardı!.. Yükseklerde yaşamakla dil arasında ilginç bir ilişki olmalı(!) ...
Emperyalist savaşa taraf olarak katılan Osmanlı İmparatorluğu parçalanıp T.C.’ye dönüşürken, Kürdistan’ın paylaşılması sürecine katılmış ve kendisine de önemli bir pay düşmüştü. Bu bakımdan Milli Mücadele gerçek anlamda bir ulusun kurtuluşu değil, Kürt Ulusu’nun baskı altına alınması sürecinin başlangıcı olmuştur.

Fikret Başkaya (Denizli, 1940), İzmir Atatürk Lisesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Maliye Bölümü’nden mezun oldu. Doktorasι için Paris gitti ve Poitiers Üniversiteleri’nde emperyalizm azgelişmişlik ve kapitalizmden sosyalizme geçiş sorunları üzerinde çalıştı, çeşitli araştırmalar yaptı. Çeşitli demokratik kuruluşlarda araştırmacı olarak bulundu. Bir süre Sosyal Hizmetler Akademisi’nde ekonomi dersleri verdi. Halen G.Ü. Bolu İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi olan Fikret Başkaya’nın Çevre Kapitalizmi veya Azgelişmişlik Süreci, Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına, Azgelişmişliğin Sürekliliği, Borç Krizi Üzerine Bir Deneme adlı kitapları, 'Kalkınmanın Sonu, Özyönetim adlı çevirileriyle çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

 
İçindekiler

l. Bölüm
Giriş / 9

2. Bölüm
Aydınlar ve Resmi İdeoloji / 13
Devlet Aydınının Çelişkileri / 21

3. Bölüm
Milli Mücadelenin Niteliği / 29
LMilliMücadeleAnti-EmperyalistBirHareketDeğildi / 32
Müdafai Hukuk Demeklerinin Asıl Amacı / 38
2. Milli Mücadele'de Kitle Katılımı Sınırlıydı     / 44

4. Bölüm
Milli Mücadelenin "Ulusallığı" Sorunu / 51
1. Olmayan Kürtlcr Ayaklanıyor / 59
2. Kürdistan'ın İlhakının Devlet Yapısı ve İdeolojiyle ilgili Sonuçları / 67

5. Bölüm
Komintern Ve Mîllî Mücadele'nin Antl-Emperyallstllğl Sorunu / 71
Devletten Devletellişkilcrin Çelişkileri / 82

6. Bölüm
Mustafa Kemal Ve Tarihte Bireyin Rolü / 87

7. Bölüm
Kemalist Rejimin Niteliği: Orijinal Bir Bonapartizm / 101
-DiktatörlüğünYerleşmesinin Aşamaları / 108
- Hakim Sınıflar ve Bonapartist / 116

8. Bölüm
Üretici Güçler ve İktisat Politikası / 121
-Tarım Sektörü / 123
- Sanayi / 127
-İktisatPolitikasıyla Amaçlanan / 120

9. Bölüm
Bonapartist Rejim Ve Sermaye Birikimi / 139
-Melez Bir Sınıf İttifakı / 141
- Kriz ve Savaş Yılları / 145

10. Bölüm
"Sınıfsız", "İmtiyazsız", "Halkçı" Bir Diktatörlük / 157

11. Bölüm
Yeni Sömürgecilik Döneminde Sosyo-Ekonomik Formasyonunevrimi / 169
- Yeni Sömürgeciliğin ilk Onyılmda sınıf ittifakı / 176
- Bağımlı Sanayileşme Sürecinin Dinamiği ve Krizi / 181

12. Bölüm
Seksenli Yıllar: Uydulaşma Sürecinin Derinleşmesi / 187
I. Yeni Sermaye Birikimi Modeli / 191
II. Neo-Liberal Ütopyanın Acı Meyvalan / 198
- Sabit Sermaye Yatırımları Başkadili Konuşuyor / 201

13. Bölüm
Paradigmanın İflası / 205
IktisalBilimkGcçerliEğilimleri Meşrulaştırma Aracı / 212
Referanslar / 221

1. BÖLÜM

Gtriş

"Ne mutlu o yoksullara ki öteki dünya onlarındır,
er ya da geç bu dünya da onların olacaktır."
F. Engels*

I. Türkiye iki yüzyılı aşkın bir zamandan beri Batı gibi olmak için onu taklit ediyor. Küçük bir azınlığın "refahı" pahasına, giderek insanlığın varoluş koşullarını ortadan kaldıran burjuva uygarlığının "ayrıcalıklı" ülkelerine benzemek istiyor. Öyle bir burjuva uygarlığı ki: "Sahiplerinin çıkarına olarak sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlıyor da, bir bütün olarak toplumun basit yeniden üretimini sağlıyamıyor."(1) Her dönemde iktidarı ele geçirenler, "kurtuluş reçetesinin" ceplerinde olduğunu ve beş-on yılda sorunların çözüme kavuşacağını söylüyorlar. Ne var ki, beş-on yıllların sonu bir türlü gelmiyor. Hedef, ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor. Üstelik Latince deyimdeki gibi(**) uzaklaştıkça prestiji artıyor. Mustafa Reşit Paşa'nın 3 Kasım 1839'da Gülhane Parkı'nda okuduğu Tanzimat Fcrmanı'nda (Hatt-ı Hümayun): "Memleketimizin coğrafi durumuna, münbit topraklarına ve halkın kabiliyet ve istidadına göre lüzumlu şeylere teşebbüs olunduğu takdirde, beş on yıl içinde Allahın yardımıyla istenilen!***) şeylerin hasıl olacağı..." söyleniyordu. Bunun için de "bazı yeni kanunların konulması lüzumlu ve önemli görülmüş"tü...

Türkiye'nin iki yüzyılı aşan "asrileşme", "muasırlaşma", "Batılılaşma”, "çağdaşlaşma”, "kalkınma”, "çağ allama” problematiği, sömürgeleşme sürecinden başka bir şey değildir. Söz konusu olan, süreklilik gösteren bir çizgidir, ldris Küçükömcr'in deyişiyle, bir "yenilgi tuzağıdır.."(2) Mustafa Reşit Paşa OsmanlI İmparatorluğumu, "Civilisation"a sokmaya çalışıyordu (!) Bugünün yöneticileri de Türkiycyi "AET"yc sokmaya çalışıyorlar (!) Mustafa Reşit Paşa'dan bu yana bir buçuk yüzyıl geçtiği halde, Avrupa'nın hemen tüm kapılan Türklere kapalı. Batı'ya gidebilmek için vizeyi içine sindirmek ve barajı aşabilmek gerekiyor... Üçüncü Mustafa zamanında "bu devlet nasıl kurtulur" sorusu şimdilerde, "bu devlet nasıl kalkınır" sorusuna dönüşmüş görünüyor... Bütün bu dönem boyunca yönetici eli tin topluma ve dünyaya bakışında radikal bir değişiklik söz konusu olmadı.

II. Bizim sümürgcleşme olarak gördüğümüz süreçte, Cumhuriyetin kurulma¬sıyla bir kopukluk ortaya çıkmamıştır. Cumhuriyet rejimi, Türkiye'nin emperya¬list Batı ile olan ilişkilerinde ve Kapitalist Dünya sistemi içinde Türkiye'nin konumunda köklü bir değişikliği temsil etmiyor. Dolayısıyla, bir "yenilgi tuzağı"nı temsil eden paradigmanın dışına çıkmak söz konusu değildi. Resmi ideolojinin yaymaya çalıştığı görüşün aksine, Cumhuriyet dönemi de sömürgeleşme yolun¬da ilerlemekten başka bir şey değildi.

III. Bugün Türkiye'nin kendi yolunu bulabilmesi, "sağlıklı" bir kalkınma yoluna girebilmesi, uluslararası düzeyde saygın bir ülke konumuna gelebilmesinin önündeki en büyük engel "yapay" bir resmi ideolojinin varlığıdır. Bu resmi ideoloji, bilimsel - entellektüel gelişmeyi ve yaratıcılığı sürekli engelleyerek, düşünsel alanı çoraklaştırmakta, demokratikleşmenin önünde önemli bir engel oluşturmaktadır. Cemil Meriç: "Bu hadım edilmiş idrakle, bu 'izinli' hürriyetle kalkınmak mümkün mü?" derken, bu açmazı çarpıcı bir şekilde ifade etmiştir(3) Geçerli resmi ideoloji, toplumun kendisi hakkında düşünme yeteneğini dumura uğratmaktadır. "Sermaye Uygarlığı" ile ilgili olarak doğru bir tavır geliştirebilmek için, iki yüzyıldır hep aynı çıkmaz yolun yolcusu olduğumuz ortaya konulmalıdır. Bu konudaki yanılgı da "Milli Mücadele" konusundaki yaklaşımlarda ve Cumhuriyet Rejimi'nin tahlilinde odaklaşıyor. Milli Mücadele ve Cumhuriyetin ilk on yılları üzerinde kitabın hacmine göre biraz fazlaca durmamız bu bakımdan gerekliydi.

IV. Böyle bir resmi ideoloji oluşturulmasının nedeni, Cumhuriyeti kuran kadroların tarihsel olarak geri (askeri ve sivil bürokrasi, ayan, eşraf, ağa, şeyh, komprador burjuvazi vb.) sosyal sınıflara dayanmış olmasındandır. Eğer bir ideolojinin gücü temsil ettiği toplum sınıflarının (burada hakim sınıfların) gücünün ideolojik plana yansımasıysa, emperyalizm çağında bu sınıfların ilerici bir rol oynamaları olanaksızdı. Cumhuriyeti kuran kadroların bu niteliği veri olduğunda, ideolojik boşluğun resmi ideoloji ile doldurulması bir "zorunluluklu. Böyle bir resmi ideolojiye dayanak yapılacak şeyler de sınırlıydı. Bunu: a) Mustafa Kemal'in kişiliği etrafında bir kişi kültü yaratarak; b) Milli Mücadcle'yi "yeni" yönetici sınıfın ihtiyaçlarına uygun olarak yorumlayıp, olduğu gibi değil de, mülk sahibi sınıfların "olmasını istedikleri" gibi yeniden yazdırarak; c) Tek Parti dönemi "İnkılaplar"ının önemini abartarak "gerçekleştirdiler."

V. Cumhuriyetin yeni yönetici dilinin ve dayandığı tarihsel olarak geri sosyal sınıfların ihtiyacı olan bu resmi ideolojiyi oluşturmak da İttihatçı artıklarına ve onların devamı olan Cumhuriyet aydınlarına düşecekti. Cumhuriyet aydınlan resmi ideolojinin üreticisi ve yayıcısı olma misyonuna koşulmuşlardı.. Resmi ideolojiyi üretip yaymaya koşulmuş aydınların devletle olan ilişkileri ve devlet karşısındaki konumları da, ister istemez "özel bir veçhe" kazanmıştı. Bir bakıma Osmanlı aydınının konumuna benzer bir konumdaydılar.. Dolayısıyla, kapitalist topluma özgü aydınlar gibi, devletten "görece bağımsız" değillerdi. Bu durum, düşünsel-entelleklüel alanı kısırlaştırmış, anti-demokratik, tek-tip, bağnaz bir düşünce kalıbının yerleşmesi sonucunu doğurmuştur.

VI. Yaklaşık yelmiş yıldır bir sermaye sınıfı yaratmak için büyük çaba harcandı. Emekçi loplum kesimleri büyük baskılara maruz bırakıldı. Ne ki 1920'lerin "komisyoncu sermayesi" şimdilerde uluslararası sermayenin (çokuluslu şirketlerin) "laşaronluğu" konumuna ancak terfi edebilmiş durumdadır. Türk özel sermayesi onca yıl "teşvik", "destek" ve "vurguıı"dan sonra yeni teşvikler, ayrıcalıklar istiyor ve ancak emperyalist sermayenin eteğine yapışarak ayakta kalabiliyor. Bugün de ülkenin geleceği bu "marazi" sermaye sınıfının dinamizmine terkedilmiş durumdadır.

VII. OsmanlI İmparatorluğu, son dönemlerinde, özellikle de geçen yüzyılda kendini büyük devletlere göre tanımlıyordu. Çarlık Rusyası'na karşı öteki emperyalist devletler için bir "tampon bölge" işlevi görüyor ve emperyalistler arası çıkar çatışmalarından yararlanarak (dış yardımla, vb.) ayakta kalmaya çabalıyordu. Emperyalizmin Ortadoğu ve Güneybatı Asya’daki çıkarlarının güvence altına alınması işlevine koşulmuştu. Cumhuriyet Türkiyesi de kendisini aşağı yukarı aynı biçimde tanımlamaya devam etmiştir. Sovyet Rusya'ya karşı bir "tampon bölge" oluşturarak Ortadoğu pazarından pay almak isteyen emperyalist devletlerin çıkar çalışmasından yararlanmayı, dış yardım almayı ve dış destekle yaşamayı bir "ilke" haline getirmiştir.

VIII. Türkiye'nin bugünkü performansı söz konusu olduğunda, egemen sınıfların ve sözcülerinin yarattığı ideolojik şartlanmadan yeterince nasiplenmiş olanlar, ülkenin elli-altmış yıl öncesi durumuna bakarak "değerlendirme" yapmayı yeğliyorlar. Türkiye'nin son elli-atmış yılda belirli bir mesafe kaydettiği kesindir. Bu zaman zarfında yerinde sayan hiçbir loplum yoktur. Böyle bir şey zaten eşyanın tabiatına da aykırıdır. Önemli olan ülkenin kapitalist dünya sistemi içindeki konumunun ne olduğu, ne yönde, nasıl ve ne kadar değiştiğidir. Üstelik her değişmeyi "ilerleme"yle, her büyümeyi de "kalkınma”yla özdeş saymak sakıncalıdır. Eğer bir anlam ifade ediyorsa; 1987 verilerine göre Türkiye nüfusunun % 40'ının (21 milyon) yıllık geliri 355 dolardı! Karşılaştırmanın anlamlı olabilmesi için, "geriye" değil "etrafa" bakmak gerekir. Bir toplumsal formasyonun başarısı düne göre bugün neye sahip olduğuyla değil, fakat karşı karşıya olduğu sorunları çözebilme yencteneğiyle ölçülür.

IX. Üniversitelerde öğrendiğimiz ve öğretmekte olduğumuz "iktisat bilimi", ileri sürüldüğü gibi, evrensel geçerliliği olan bir "bilim" değildir. Kapitalizmin ortaya çıktığı özel koşullarda Batı için Baldılar tarafından üretilen, ama bizimki gibi "yeni sömürge" statüsündeki ülkelerde de "tüketilen" "iktisat bilimi", hakim durumdaki (ilkelerin elinde ideolojik bir araç işlevi görmektedir. Söz konusu öğreti, bizim ve benzer durumdaki azgelişmiş (ilkelerin realitelerini açıklama gücüne sahip değildir. Balı'da, Batılıların ihtiyaçları için üretilmiş teorik yaklaşımların ve o yaklaşımlara dayanan iktisat politikalarının eleştirel bir değerlendirmesini yapmamız gerekiyor. Aksi halde bize gösterilen, ama sonu olmayan bir yolda "yürümek"ten kurtulmamız, mümkün değildir.

X. Artık iki yüzyıldır dayatılan (asrileşme, muasırlaşma. Batılılaşma, çağdaşlaşma, kalkınma, çağ atlama) ve her seferinde yeni bir şeymiş gibi sunulan paradigmanın iflas etliğini kabullenmeliyiz. Bir şeyi daha kabullenmeliyiz ki; söz konusu paradigmanın dışına çıkmadıkça, gerçeklen eşitlikçi, demokratik, gö- nençli, kendi ayaklan üzerinde durabilen bir toplumsal düzen oluşturmamız mümkün olmayacaktır. îşte, bu kitapta tartışma konusu edilen belli başlı sorun-lar yukandaki temalar etrafında toplanıyor...

2. Bölüm

Aydınlar ve Resmi İdeoloji

"Arslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar
avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir."
Afrika Atasözü

Her tarihsel dönemde ve her toplumsal formasyonda, belirli bilgilere sahip olanlar "ayrıcalıklı" bir konumda bulunurlar. Toplumsal işlevleri karşılığında maddi, siyasal, ideolojik olarak ödüllendirilirler, ilkel kabilede, büyücü, Firavun'un rüya yorumcusu, günümüzün diplomalıları vb., ait oldukları toplumsal formasyonların sosyolojik anlamda aydınlarıdırlar. Bu anlamda, (sosyolojik) aydιnı olmayan toplum yoktur. Aydını olmayan toplum olmadığı gibi, aydınların meşrulaştırıcı toplumsal işlevleri ve siyasal iktidar karşısındaki konumlan da bir üretim tarzından diğerine değişir. Bu farklılık meşrulaştırma işlevinin tarihsel süreç içinde aldığı biçimle doğrudan ilgilidir, tikel, köleci, asyatik, feodal, kapitalist, tekelci devlet kapitalizmi, bürokratik "sosyalist" toplumsal formasyonlarda aydınların işlevi ve siyasal iktidar karşısındaki konumları farklıdır.
Eski Uzakdoğu uygarlıklarında toplumsal hiyerarşide bilge, birinci sırada yer alırdı. Bu durum, onun toplumsal işlevinin öneminden kaynaklanırdı. Yine eski doğu toplumları halk dilinde; birinci bilge, ikinci çilfçi, üçüncü zanaatkâr, dördüncü tacir denirdi. Söz konusu toplumsal formasyonlarda bilge’nin birinci sırada yer alması, onun bilgelik ve moral (ahlakî) standart ömeği olmasmdandı.
Bilgeyi önemli ve saygın yapan askeri-ekonomik gücü değil, toplumsal-ideolojik işleviydi.
Her toplumsal formasyonda aydınların toplumdaki konumlan ve siyasal iktidarla ilişkileri farklıdır. Dolayısıyla, toplumsal formasyonun niteliğine bağlı olarak, sınıf (ya da egemen sınıfın bir bölüğü), kast, kalman oluşturabilirler. Aydınlar, OsmanlI toplumsal formasyonunda egemen sınıfın bir bölüğünü oluştururlardı. ideolojik (meşrulaştırma işlevi), hukuki, bürokratik bir işleve sahiptiler.
Kısaca, hukuk, din, eğilim, yönetim alanlarını kapsayan bir kesim oluşturuyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Şcyhül İslam, müftü, kadı, müderris, imam vb. den oluşan bir dini hiyerarşi oluşmuştu (1) Söz konusu hiyerarşi sayesinde İmparatorlukta hem ideolojik (Şeriatin uygulanması), hem de idari fonksiyonlar (yargı) gerçeklcşlirilirdi. Hiyerarşinin yükseklerinde yer alanlar, büyük servetlerin de sahibiydiler, llmiyye sınıfı için kati ve müsaderenin olmayışı, bu kesimin hem büyük servetler edinmesine, hem de edindikleri serveti miras yoluyla çocuklarιna ...


Fikret Başkaya

Paradigmanin İflasι

Doz

Doz Yayιnlarι
Batılılaşma, Çağdaşlaşma, Kalkınma:
Paradigmanin İflasι
Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş
Fikret Başkaya

İkinci Baskı

Doz Yayınları: 3

Birinci Baskı: Nisan 1991
Dizgi: Step Ajans -528 07 40
Kapak: Yusuf Aslan
Montaj: Ajans P 528 01 30
Baskı: Baran Ofset - 577 99 71

© Bu kitabın yayın haklan
Doz Basım ve Yayıncılık
Ltd, Şti.'nindir.

Doz Basım ve Yayıncılık Ltd. Şti.
Nakilbent Sokak No: 49 Kat.2 / 3
Tel: 517 13 78
Sultanahmet - İstanbul



Weqfa-Enstîtuya kurdî ya Parîsê © 2026
PIRTÛKXANE
Agahiyên bikêr
Agahiyên Hiqûqî
PROJE
Dîrok & agahî
Hevpar
LÎSTE
Mijar
Nivîskar
Weşan
Ziman
Kovar