La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Kürt gözüyle Yılmaz Güney


Auteur : Mahmut Baksi
Éditeur : Zêl Date & Lieu : 1994, İstanbul
Préface : Kendal Nezan MultimediaPages : 126
Traduction : ISBN :
Langue : TurcFormat : 130x195 mm
Code FIKP : Liv. Tur. 665Thème : Mémoire

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Kürt gözüyle Yılmaz Güney

Kürt gözüyle Yılmaz Güney

Kürt Gazeteci ve yazarı Mahmut Baksi bu çalışmasında, Yılmaz Güney'in cezaevinden firar edip Avrupaya yerleşmesinden, ölümüne kadarki süreci esas yanları ile anlatmaktadır. Çalışma bir anlamda belgesel niteliğine sahiptir. Çünkü bizzat Yılmaz Güney'le süreci paylaşmış insanların anlatıları söz konusudur.

Yılmaz Güney gerçekten çok yönlü, üretken, azimli bir kişiliğe sahipti. Bunu ölümünden sonra yaşanılan tartışmalardan da anlamak mümkün. O, tutarlı bir devrimci-sosyalistti. Bu konu hiç bir tartışma götürmeyecek bir şekilde dostu ve düşmanı tarafından kabul edilmektedir. Tartışma konusu olmayan diğer bir nokta O'nun dünyanın en önemli sinema sanatçılarından biri olduğudur.

Günümüzde tartışılan nokta; Yılmaz'ın Kürt sanatçısı mı? Türk sanatçısı mı? Olduğudur. Türkler büyük bir çoğunlukla Yılmaz'ı Türk sanatçısı olarak görürler. Bu görüş Türk halkının Yılmaz'ın sanatına, kişiliğine olan sempatisinden kaynaklanmakla birlikte bir başka neden de Türk şovenizminin ünlü bir sanatçıyı kendisine mal etme ve onun prestijinden yararlanma isteğidir.

Bu nedenledir ki, Türk basını ve 'aydınları" Yılmaz Güney'in yurtdışındaki çalışmalarına pek değinmezler. Çünkü, sözkonusu çalışmalar Özgür bir ortamda Yılmaz'ın kişiliğini ve yeteneklerini özgürce sergilediği dolayısı ile niteliğini (yani Kürt niteliğini) çarpıcı olarak vurguladığı çalışmalardır.

M. Baksi'n bu eseri Türk basını ve "aydınları"nın es geçtiği süreci somut olarak ortaya seriyor.

M. Baksi bu çalışmasıyla şu gerçeği pekiştirerek bir kez daha vurgulamıştır: Yılmaz Güney Enternasyonalist bir Kürt devrimci sosyalistidir.

Bu kitabın içeriğine esas olarak katılmakla birlikte bazı belirlemelere katılmıyoruz. Bu belirlemeler yazarlara aittir. Örneğin "Stalinist" belirlemesine katılmıyoruz. Ancak yayınevimiz yurtsever demokratik her çabaya omuz verme anlayışıyla bu kitabı yayınlamaktadır.

Kitabın yayınlanması vesilesiyle; ARKADAŞ Yılmaz'ın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

ZÊL YAYINLARI


ÖNSÖZ

Sanatin toplumun aynasi olduğu söylenir. Bu tanımın en azından topumsal olay ve gerçekleri yansıtmayı amaçlayan reaIizm ve onun uzantısı, neo-realizm ekolünün sanatçıları için geçerli olduğuna inanıyorum. Sinemasina döneminin tanıklığı işlevini veren Yılmaz Güney, renkli ve zengin bir kişiliğe sahip, çok yönlü bir aynaydı. Herkes aynanin kendisine uygun yönüne bakar ve görmek istediğini görürdü. Kimisi bu çok yönlü aynada, Elia Kazan'ın "sinema dahisi dediği sanatçıyi, kimi enternasyonalist, komünist savaşçı ve düşünürü, kimi "Boynu Bükük Öldüler"in usta yazarını, kimi vurdulu kırdılı filmlerin kahramanı Errol Flynn, Belmonda karışımı "sapına kadar erkek", kabadayi, cesur aktörü, kimi hapishane arkadaşlarıyla her şeyini paylaşan, dertlerini dinleyen, maddi-manevi yardimlarini esirgeme-yen cömert, insancıl, baba, "peygamber" Yilmaz'i kimi de Kürt kimliğine sahip çikan, Kürdistan'ın bağımsızlığını savunan Kürt yurtseverini görür.

Acaba Yılmaz bunlardan hangisiydi? Bu çok yönlü, çok bu-yuttu evrensel sanatçıyı boyutlarından bir ikisine indirgemek ona, anısına ve gerçeğe saygısızlık olmaz mı? Yılmaz'ın sürgünde geçirdiği son yıllarını yakından izlemiş bir dostu olarak zamanı geldiğinde bu kompleks gerçekliğin değerlendirilmesine kendi açımdan bir katkıda bulunmayı düşünmüyordum. Kuşkusuz benden önce söz hakkı onu çok daha eskilerden tanıyan kişilerin, özellikle de Fatoş'undu.

Her zaman olduğu gibi hayat, plan ve tasarılarımızı Beklemedi, aciliyetini dayattırdı. Bu yaz, dünyanın öbür ucunda Kaliforniya'da iken, İstanbul'da olduğunu sandığım Mahmut Baksi, Enstitü'ye mesaj bırakmış, acele aramamı istemişti. Sağlık durumunun iyi olmadığını bildiğim için, çok merak ettim; hemen onu Stockholm'den aradım. "Kendal, ben yeni Türkiye'den döndüm. Yılmaz'la ilgili bir sürü gerçekle ilgisi olmayan şeyler yazılıyor, onu ölümünden sonra zorla Türkleştirmek istiyorlar. Ben de Kürt Yılmaz diye bir kitap yazip bunlara cevap vereceğim. Dönüşünü bekliyorum. Hemen Paris'e gelip söyleşi yapmam gerekir." Anladım, durum acil: Ekim başında ameliyat geçirecek olan Baksi, o hasta ve halsiz haliyle kalan enerjisini çok sevdiği Yılmaz'a olan vefa borcunu ödemeye ayırmaya karar vermiş. Kitabı ameliyattan önce bitmezse vijdan azabı çekecek. Çok duygulandım. Çeyrek asırlık arkadaşım Baksi'nin arzusunu yerine getirmek için daha önce önemli sayıp çalışma programıma aldığım birkaç günlük iş ve randevularımı iptal edip ona yardımcı olmaya karar verdim. Ve bakalım bizler, Kürt olarak, Yılmaz'ın çok boyutlu, çok yönlü aynasında neler görüyoruz diye "Kürt Güzüyle Yilmaz Güney"e bakmaya, kişisel anılarımdan başka eldeki yazı ve belgeleri değerlendirmeye başladık.

Yılmaz nasıl değerlendirilebilinir? Kuşkusuz, filmleri, kitapları, yazıları, basınla söyleşileri, konuşmaları ve yakınlarının anı ve tanıklıklarıyla, elimizde çok az faniye nasip olan zengin bir materyal var; Yılmaz Güney'in hayatı, sanatı ve düşünceleriyle ilgili.

Sinemasına bakılınca, O'nun Kürt insanını ilk defa beyaz perdede gösterdiği ve çoğunlukla bizzat oynadığı görülür. Yapıtlarının hemen hemen tümü Kürt insanlarını konu alır. SEYİT HAN, AÇ KURTLAR, HUDUTLARIN KANUNU, KOÇERO, AĞIT, ENDİŞE, UMUT, SÜRÜ, YOL, Kürt toplumundan, bazen Yılmaz'ın aile çevresinin yaşam deneyimlerinden esinlenerek gerçekleştirilmiş filmler. Yılmaz o günün yasaklı, sansürlü koşullarında bu filmler Kürtçe çekemezdi; ayrıca Türkçe diyaloglarla hem Türk hem. de Kürt kitlesine hitap etmek istemişti. Neden Yılmaz bir Laz, bir Arap, bir Çerkes hikayesini ya da Trakya, Orta, Anadolu, Ege insanlarını konu alan bir film çekmedi? Bu, bir bakıma neden Taviani kardeşlerin filmleri İtalya'yı, neden Satyajit Ray'ın yapıtları Bengal'i, neden Kurosawa'nınkiler hep Japonya'yı anlatır demeye gelir. Nedeni açık: Yılmaz Güney'in en iyi bildiği, en yakından tanıdığı gerçeklik bu Kürt realitesiydi. Çocukluğunda Muş'lu anası ve Siverek'Ii babasından, Kürt akraba ve tanıdıklarından, yaşam ve yazgılarından öğrendiği gerçeklik buydu. Yılmaz'ın duygu dünyası, psikolojisi, karakteri, temel değerleri, büyük ölçüde çocukluk ve gençlik yıllarını yaşadığı bu Kürt aile ortamında şekillenmişti. Bu yılların duyguları, heyecanları, ses, renk, ışık ve kokuları, beslenme alışkanlıkları, deneyimleri bizi tıpkı jenetik mirasımız gibi yaşamımızın sonuna dek etkıler. Ben ömrümün yarısından fazlasını geçirdiğini Paris'te hâlâ çocukluğumun Kürdistan'ını ve insanlarını düşünür, Fransızca bir şey yazmak istisem ilk ilham kaynağım onlar olur. Yirmi küsür yıldan beri Kuzey Kutbunun soğuk ülkesi İsveç'te yaşayan Baksi çocukluğunun Gundikê Dono'sunu anlatır ve İsveç'çe yazdığı Kürt hikayeleriyle o ülkenin antoloji ve ansiklopedilerine girer. Yaşar Kemal hep Çukurova'sını anlatır.

Vatan her şeyden önce çocukluğumuzun geçtiği köy, mahalle, kasaba ve orada tanıdığımız, duygularımızı oluşturan, biçimlendiren insanlardır. Stalin döneminde Kafkasya'dan ta Çin sınırındaki Kırgızistan'ın başkenti Frunze"nin Drujba köyüne sürgün gönderilen yaşlı bir Kürt'le karşılaşmıştım, yıllar önce. Kars yöresinde çocukluğunu geçirdiği köyün o zamanki tüm evlerini, çeşme ve mescitini, sakinlerini birer birer belirten bir planını vermişti bana; "yolun uğrarsa git gör, kimler kalmış, haber ver" diye. Çin sınırında doğup büyümüş, orada yaşamış, çocukları da bu köyü, insanlarını, bu insanların öykülerini ezbere ögrenmiş, babalarının köyünü kendlerine hayali vatan edinmişlerdi. Ve hayalin etkin gücü ve fantasmagorisiyle bu köy onlar için iki bin yıl "Vaadedilmiş Topraklar" özlemiyle yaşayan Yahudilerin gönüllerindeki Kudüs kadar önem kazanmış, kutsallaşmıştı.

Yılmaz da herhalde "Boynu Bükük Öldüler" romanındaki Remzi gibi, yoksul yaşamlarının güçlükleriyle karşılaştığında Kürt göçmeni ailesinin güzelliklerini ve refahını bire bin katarak anlattıkları Siverek ile Muş arasındaki vatanlarını "yeryüzü cenneti" olarak hayal eder ve bir gün oralara dönmeyi tasarlardı. Yaşar Kemal'in Alain Bosquet ile yaptığı söyleşide anlattığı çocukluğunun hayali, avutucu, kıvanç kaynağı hayali "Van Cenneti"gibi. Bu hayali "kaybedilmiş cenneti idealize etme her kültürde en az ilk iki göçmen kuşağında vardır. Belki de bu, nedenle Yılmaz, örneğin, Kürt stranlarını Kürdistan'da doğup büyüyenlerin çoğundan daha büyük bir zevk ve heyecanla dinlerdi. Ayşe Şan'ın ilk Kürtçe plağı çıktığında onu hemen alıp günlerce tekrar tekrar dinlediğini söylerdi.

Uzun süre ben bu psikolojinin yerlerinden yurtlarından göçertilmiş, sıla özlemi duyan, ülkelerine dönemeyen nostaljik insanlara özgü olduğunu sanırdım. Nazım'ın İstanbul özlemi,(1) O'nun süt kardeşi Kürt prensi Kamuran Bedirhan'ın atalarının başkenti Cizre'yi Paris'e değişmemesi, Victor Hugo'nun İngiltere'deki 18 senelik sürgün hayatını bu ülkenin Fransa'ya en yakin Jersey adasının Fransız sahillerine bakan bir evinde geçirmesi, vs. Ama sürgünün sadece bir mesafe, fiziki bir uzaklık olmadığını anladım zamanla: Sürgün erişilemeyen, ulaşılamayandır, gerçekleşmeyen özlemdir çoğu kez. Bu bakımdan istediğini söyleyemeyen, yazamayan, duygu ve düşüncelerini serbestçe ifade edemeyen, özgürlüğü sınırlandırılan bir kişi kendisini ülkesinda bile sürgünde hissedebilir. Belki de duygu ve düşüncelerini yasaklar ülkesinde serbestçe ifade edemeyen Yılmaz, kendisini Türkiye'de ve hapishanelerinde de sürgünde hissetmişti. Yasaklardan dolayı Ezop dilini kullanması, Kürt türkülerini sözsüz melodilerle vermesi, dünya sinemasının başyapıtlarından sayılan ve Yılmaz'ın dayılarından birinin yaşam hikayesinden esinlenen SÜRÜ filmine esrarengiz bir şiirsel ve destansal güç vermişti. Bu gücü ancak bu realiteleri tanıyan, yaşayan, duyan biri verebilirdi, yabancı hiçbir dost, demokrat ya da komşu değil.

Bir toplumu tüm incelikleriyle içinden tanımanın, güç ve kompleks sanat dalı sinemada başarılı olmanın zorunlu -ama yeterli değil- koşulu olduğunu Kürtlerle ilgili bir film projesine çekmesi için görüştüğüm ünlü bir Italyan rejisöründen öğrendim. "Hikayeniz çok güzel ve enteresan ama ben halkınıza olan tüm sempatime rağmen onu çekemem; Kürt toplumunu bilmiyorum, Kürtler nasıl oturur kalkar, nasil sevişir, neye üzülür, neye güler, bunu ancak aralarından çıkan biri bilir. Bir SÜRÜ'yü, bir YOL'u ancak Kürt toplumunu içinden tanıyan bir Kürt rejisörü; bir ÇINGENELER ZAMANI'nı ancak kendisi de çingene kökenli bir Emir Kusturica çekebilirdi, ne ben ne de bu toplumlara yabanci herhangi başka bir yönetmen. Yönetmenlik gazeteciliğe benzemez; yüzeysel izlenim ve bilgilerle yetinilemez. Ben bir Kürt yazarın yazdığı detaylı bir senaryoyu bile çekemem, çünkü gerçek sinemanın yazılamayan, ancak görüntüyle ifade edilebilen bir büyüsü vardır onu becermek için o toplumu çok iyi tanımak gerekir"demişti bu Kürt dostu.

Duyguları bizimkilere daha yakın komşu Yunan toplumunun ürünü, ünlü yönetmen Costa Gavras da buna benzer yanıt verdi önerimize.

Demek ki; Yılmaz Güney Kürt toplumunu çok iyi tanıyordu. Bu, onun gerçekliğiydi. Acaba kendi gerçeğinin ve kimliğinin bilincinde miydi? Daha öncesini bilmiyorum ama akserliğini Muş'ta yaptığı yıllardan sonra gerek yazılarında gerekse konuşmalarinda Kürt kökenli olduğunu saklamadığı görülür. O, resmi inkâr politikasına tepkiyle Kürt olduklarını her yerde heyecanla vurgulayan Kürt gençleri gibi Kürt kimliğinin altını çizmedi, çünkü Kürt millyetçisi değildi, Kürt kökenli enternasyonalist bir devrimciydi. Enternasyonalist Nazım Hikmet'in Türklüğü gibi Yılmaz'ın Kürtlüğü de doğaldı. 0 günün siyasal ortamında Kürt ve Türk devrimcilerini biraraya getirmek istediğinden kimliğini vurgulamasının milliyetçiliğe yorumlanıp devrim saflarını bölmesinden endişe duymuştur belki de.

Çoğumuz bu devrim mistiğini yaşadık. İdealimiz örnek bir. enternasyonalist devrimci olmak, dünya halklarının birliğini ve kardeşliğini savunmaktı. En büyük korkularımızdan biri "küçük burjuva milliyetçiliği" ile itham edilmekti. Bir toplantıda, bir gecede bir Türk enternasyonalist devrimcisinin Türkçe konuşması doğaldı ama bir Kürt devrimcisinin Kürtçe konuşması "küçük burjuva milliyetçiliği" oluyordu. Böyle buyuruyorlardı Türk sosyalizminin Kemalizmden dönme 'şeyh' ve 'pirleri' ve fetvaları tartışma götürmezdi. Bu ağır ideolojik baskıları aşmak TC'nin Kürt kimlik ve ulusal varlığına ilişkin koyduğu yasakları ihlal etmekten daha zor görünürdü; dünyaya Türk penceresinden, Türk gözlükleriyle bakan, deneysiz, kendine güveni az genç Kürt aydınlarına. Yılmaz'ın da çevresindeki yakın arkadışlarının çoğunun Kürt olmasına ve Kürt örgütlerini de Türk devrimci örgütleri gibi fiilen desteklemesine rağmen kimlik sorununu neden öne çıkarmadığını bu koşulların ışığında değerlendirmeliyiz.

Ama bu baskılar da zamanla aşılabildi. Yılmaz 1970'lerin ortalarından itibaren dergilerde çıkan yazılarında açıkça Kürt halkının özgürlüğünü ve Kürdistan'ın bağımsızlığını savunmuş, hapishaneden Ispanya'nın Valadoid kentinde düzenlenen uluslararası film festivaline gönderdiği mesajda bile ezilen Kürt halkının özgürlük mücadelesine, bağımsız ve birleşik Kürdistan'a destek istemiştir. Kendisiyle hapishanede görüşen yabancı gazeteci ve televizyonculara anne ve babasının Kürt olduğunu, Kürt kökenli olduğunu söyleyip, sadece Türkiye'de değil, dış dünyada da gerçeğinin doğru blinmesini istemiştir.

Bunları anımsatmaktan amacım, Yılmaz'ın Kürt kimliğine Fransa'ya geldikten sonra sahip çıktğını ileri sürenlerin ne ölçüde haksız ve taraflı davrandıklarını belirtmektir. Fransa'nın özgürlük ortamı belki Yılmaz'ın Türkiye hapishanelerindeyken geliştirdiği düşüncelerini hayata geçirmesine ve, onlara uluslararası bir yankı vermesine daha geniş olanaklar sağladı. Yılmaz Yol'un montajını Türkiye'de yapsaydı belki 'Fırat'ın ötesine' "Kürdistan" diyemeyecekti, filmde Kürtçe müzik ve diyalog olmayacaktı. Uzun yılların zengin hayat deneyimlerinin sentezi-ni ve ülkesinin insanlarına ve sorunlarina bakışını, dünya görüşünü, felsefesini bu şaheserinde somutlaştırdığı, Kürt ve Kürdistan sözcüklerini dünyanın en ücra köşelerine kadar götüren bu filmden sonra Yılmaz sadece, kendi deyimiyle TürkiyeKürdistan'da değil, bölünmüş Kürdistan'ın tüm parçalarına, Kanada'dan Orta Asya Cumhuriyetlerin'deki Kürt topluluklarına kadar tüm Kürtlerin bir ulusal kahramanı oldu. Sanat tarihinde bir yapıtın bir halkta bu ölçüde bütünleşmesi, böyle güçlü bir yankı uyandırması çok ender bir olaydır. Hor görülen, aşağılanan, varlığı bile inkâr edilen, özgürlük ve varolma mücadelesi veren bir halkın saf larından çıkan, baskıya boyun eğmemiş, savaşçı, direngen bir sanatçının bileğinin ve dehasının gücüyle Kürtlerle ilgili bir filmle adını dünya sinemasına kabul ettirmesi, sinemanın Nobel'i sayılan Altın Palmiye ödülünü alması, bu halk için büyük bir gurur ve kıvanç kaynağı olmuştu. Buna benzer bir olaya, bağımsızlık savaşı veren XIX. yüzyıl İtalya'sında yurtsever kompozitör Giuseppe Verdi'nin Ibranilerin Mısır'daki esaretini işleyerek Ezop dilinde Italya'nın bağımlığına dikkatleri çeken Nabucco operasının temsillerinde rastlanmıştı. Diğer dünya sanatseverleri için sadece başarılı bir sanatçı olan Verdi, Italyan halkı için bir "ulusal kahraman" olmuştu, evrensel Chopin (Şopen)in işgal altındaki ülkesi Polanya'nın ruhunu, müziğiyle dile getirip bir ulusal kahraman oluşu gibi.

YOL'un uluslararası yankısından sonra TC, vatandaşlıktan çıkardığı Yılmaz'ın filmlerini toplayıp imha etmeyi, poster, resim ve kitaplarını yasaklamayı kararlaştırdı. Yılmaz da bir yandan DUVAR filmini hazırlarken bir yandan da hem Fransız sanat ve siyaset çevreleri, hem de Fransa'da sürgünde yaşayan yabancı sanatçılarla yoğun ilişkilere geçti. Birçok Güney Amerikalı devrimci, demokrat ve sanatçıya yardımlarını esirgemedi. Bu yoğun ilişkilerinde, ancak büyük sanatçılara özgü büyük bir duyarlılıkla herkesi sabırla dinler, deney ve görüşlerinden yararlanmak ister, sanki dört-duvar arasında geçirdiği uzun yıllardan sonra başka kıtalardan, başka kültürlerden gelen insanlarla fikir alışverişiyle görüşlerinin doğruluğunu sınamak, yeni şeyler öğrenmek, ufuklarını genişletmek istiyordu. O'na birgün büyük Ingiliz alimi Newton'un ölümünden önceki sözlerini aktarmıştım: "Bilgi bir denizdir, ben de ancak deniz kenarında kumlarla oynayan bir çocuk gibiyim." Oda: "Acaba biz de deniz kadar derin, engin ve zengin insan duygu ve deneyimlerinin uzaktan yansımalarını mı gördük?" diye yüksek sesle düşünmüştü.

Bu değişim süreci içinde Yılmaz, giderek hayalindeki Ön Asya Halkları Federasyonu'nun, dünya davriminin gerçekçi projeler olmadığını anlamış, enerjisini Türkiye'deki 12 Eylül askeri rejiminin teşhir edilip soyutlanması savaşımına yoğunlaştırmıştı. Bunun için Kürt ve Türk demokrat ve devrimcilerinin, ayrı örgütlenseler bile ortak eylemler sürdürmeleri gerektiğine inanıyordu. Bu amaca yönelik çeşitli örgütler ve fraksiyonlar arası toplantı ve gösterilere katıldı. Kafasındaki Türkiye-Kürdistan federasyonu fikri de gittikçe berraklaştı. Böyle bir gönüllü birliktelik için Kürtlerin önce bağımsız devletlerini kurmaları gerektiğini ve kendisine devrimci ya da demokrat diyen her Türkün, her Arabın, her İranlı'nın bu haklı bağımsızlık mücadelesini desteklemesi gerektiğini savundu kendisine has çoşku ve azimle. Yılmaz bu görüşlerini kimileri gibi özel yemek ve sohbetlerde değil, basınla söyleşilerde ve binlerce kişinin katıldığı toplantılarda iffade itti. Bu konuşmalardan, 1983 ve1984'te Kürt Enstitüsü'nün düzenledigi Newroz şenliklerinde yapılıp ayrıca filme de çekilenleri, bu kitapta belge olarak yayınlanmaktadır. Son derece açık ve net olan bu konuşmaların herhangi bir yorum gerektirmediği kanısındayım.

Bu görüşler aslında Yılmaz'ın filmleriyle başlattığı, hapishane yıllarında, açıkça ifade ettiği YOL ile evrenselleştirdiği, özgün düşüncelerinin doğal bir uzantısı ve olgunlaşmasıydı. YOL'dan sonra Yılmaz'ın Paris'te bir Kürt Kültür Enstitüsü kurulmasına yardımcı olması, kurucu üyeliği kabullenmesinden sonra aramızdan ayrıldığı 1984 Eylülüne kadar yönetim kurulu üyeliği görevini yüklenmesi, basınla ve yabancı sanatçılarla olan görüşmelerinin çoğunu Enstitü'de yapması ve son jest olarak da cenazesinin Enstitü'den kaldırılmasını vasiyet etmesi, onun Kürt kimliğine ne ölçüde bağlı olduğunu, nasıl tüm prestijini Kürt davasının tanınması için kullandığını en net bir şekilde gösterir. Bunu sadece Kürtler değil, Fransız ve Dünya kamuoyu da böyle algıladı. Ama Türk komşularımız bunu böyle algılamaz, algılamak da istemezler. Sıradan Türk insanlarının, Türk köylü ve emekçilerinin duygu olarak kendilerine de hitap eden ve TC sınırları içinde doğup büyümüş, filmlerini Türkçe yapmış Yılmaz Güney'i Türk olarak görmeleri çok normaldir. Başarılı ve kahraman kişilerin köklerine bakılmaz; egemen ulus onları kendinden sayıp, bilerek ya da bilmeyerek, üstünlüğünü daha da pekiştirmek ister. Örneğin zencileri hiç sevmeyen ve seçimlerde oylarını aşırı sağcı Le Pen'e veren Fransız ırkçıları ünlü tenis oyuncusu zenci Yannick Noah ile zenci futbol şöhreti Boli'yi katıksız Fransız sayarlar, zenciliklerini görmezlikten gelirler. Ayrıca, bu konuda, kariyer ve çıkarlarını tehlikeye düşürmemek için kimliklerini bir ayıp gibi saklayan Kürt aydınlarının da büyük bir sorumluluğu vardır. Bundan amacım, her Kürt mutlaka Kürt kimliğine sahip çıkmalı demek değildir. Kişisel ve özgür tercihe dayanan asimilasyon da her bireyin hakkıdır. isteyen Kürt Türkleşir, Türkiyelileşir, Araplaşır ya da Avrupalılaşabilir, tıpkı Kürdistan'da yaşayan birçok Ermeni, Arap ve Türk'ün çevreleriyle olan sosyo-kültürel ilişkiler sonucu zamanla Kürtleşmeleri gibi. Bu gönüllü ve "doğal" asimilasyonun dışında kariyer hırsıyla devletle bütünleşen, kökenlerini unutturmak için kraldan çok kralcı, Türklerden daha koyu Türk milliyetçisi kesilen Kürt kökenli yeniçeri ve modern devşirme seraskerler (1. Inönü, C. Gürsel), ideologlar (Ziya Gökalap, Cahit Baban, vs.) bakanlar, yazarlar olmuştur. Bu kişiler Osmanlı-Türk yeniçeri geleneğiyle TC tarafından öz halklarına karşı kullanılmışlar ve kullanılmaktadırlar. Ivo Andirç'in öyküsünü ustalıkla anlattığı Boşnak kökenli Osmanlı paşası Ömer Latas'ın öz ülkesini tarumar etmesi gibi, Ismet Paşa da Kürdistan'ın bölüşülmesinde ve sonra da yakılıp yakılmasında önemli bir rol oynamıştır. Serasker Cemal Gürsel 1960'ta, Diyarbakır Belediye Meydanı'nda kendisini karşılamaya gelen binlerce kişinin önünde "Size Kürt diyenin yüzüne tükürün" diyecek kadar soysuzlaşmış, Türk askeri eğitim sisteminin insanları nasıl halklarına, kimliklerine, kültürlerine karşı şartlandırıp düşmanlaştırabildiğinin en çarpıcı örneklerinden biri olmuştur.

Gönüllü asimile aydınlarla devlet hizmetindeki devşirmeler aşırı uçları arasında Frantz Fanon'un "siyah ciltli beyaz maskeli" dediği, aşağılık kompleksli sömürge aydını katagorisine giren ideolojik ya da sosyal baskilar sonucu Türkleşme ile Kürt kimliklerini koruma arasında bocalayan kararsiz büyük bir Kürt okumuş kitlesi vardır. Iran, Irak, Suriye, Kürt aydınlarının tersine, bu Kürt doktorları, mimarları, mühendisleri, avukatları, yazarları ancak özel aile sohbetlerinde ya da doğdukları köy ve kentlere döndüklerinde kimliklerine sahip çıkar, başka zamanlar Kürtlüklerini utanılacak ya da geleceklerini olumsuz bir yönde etkileyebilecek tehlikeli bir şeymiş gibi sakladılar uzun bir süre. Bu nedenle Ispanya'da Katalan mimar Gaudy, ya da Katalan ressam Joan Miro demek herkesçe doğal karşılanırken, Türkiye'de ideolojize olmamış sıradan insanların bile kulakları Kürt sanatçı, Kürt bilim adamı, Kürt doktor gibi tanıtımlara henüz alışamamıştır. Kürt deyince akıllarına bekçi, kapıcı, hamal, inşaat işçisi, "Doğu Anadolu" kökenli, Türkçesi bozuk göçmen komşuları, Kürt Idris gibi babalar ya da "teröristler" gelir, okumuş, aydın, sanatçı artist insanlar değil. Dünyaca ünlü ballet koregrafı ve Kürt Enstitüsü'nün şeref üyesi Maurice Bejart'ın Türkiye'de Kürt kültürünün serbest edilmesini isteyen bir uluslararası çağrıyı imzalayıp, anne annesinin Kürt olduğunu söylemesi Türk basınında "Bir bu eksikti. Ballet dahisi Maurice Bejart da Kürt çıktı" diye verilip,adeta olur mu böyle şey diye yadırganmıştı. Özetle, sıradan Türk vatandaşları ve onlara hitap eden Türk basını için bekçi Murtaza ya da Baba Idris Kürt olabilir ama bir Maurice Bejart, bir Yılmaz Güney'in Kürt olmaları akıl karı değildir ve bunu kolay kolay kabullenemezler çünkü kabullenmek bilinçaltlarına yerleşmiş "Bir Türk dünyaya bedel" inançlarını kökünden sarsabilir. Artık bırakın Almanlari, Amerikan ve Fransızları, Kürtlere göre de mi üstün olamayacak böyle ünlü sanatçılar çıkaramamış Türkler? Psikolojik özsavunma mekanizmaları, yerleşmiş değer yargıları sistemini altüst edebilecek böyle radikal soruların sorulmasına izin vermez ve mümkün mertebe gerçekleri görmemeyi tercih eder.

TC'nin de yıllarca komünist-Kürtçü diye zindanlara attığı, vatandaşlığından attığı, film ve eserlerini yasaklatıp imha ettiği, Yılmaz Güney'i Türk sanatçısı görmesi, zorla Türkleştirmesi şaşılacak bir olay değildir. Yetmiş yıldan beri bu devlet neyimizi Türkleştirmeye çalışmadı ki? Selçuklu Tuğrul Bey'den, yani 1150'den beri tüm Türk sultan ve padişahlarının bile Kürdistan olarak bildikleri, tanıdıkları ülkemizi, insaf ve adaleti bir yana bırakalım, tarih ve coğrafyayı da hiçe sayarak "Doğu ve Güneydoğu Anadolu" ilan eden, binlerce köyümüzün ve kentimizin tarihi Kürtçe adlarını Türkleştiren, milyonlarca insanımıza Türkçe adlar empoze eden, dar günlerinde mertçe, kardeşçe imdatlarına yetişip ülkelerini Yunan istilasından kurtarmalarına yardımcı olan Kürt komşularını zaferden sonra bir kararnameyle yok sayıp dillerini, şarkılarını, okullarını, kültürlerini yasaklayan bir devletin bir Kürt sanatçısını da Türkleştirmesinden daha "normal" ne olabilir ki? Hele böyle bir devlet bilimsel gerçekleri ve dünya kamuoyunu hiçe sayarak bundan binlerce yıl önce yaşamış Türklerle, Türklükle hiçbir ilişkisi olmamış, Sümer ve Etileri bile, uygarlıklarının prestijinden dolayı zorla Türkleştirmekten bile çekinmemişse.

"At binenin kılıç kuşananın" zihniyetidir bu. Çok araştırdım ama başka bir dilde bu tipik Türk atasözü gibi talanı yağmayı mübah gösteren, hakkı ve emeği hiçe sayan bir zihniyeti vecizeleyen bir atasözü bulamadım.

Ülkelerinde kuraklık başladığında kafalarını çalıştırıp sorunlarını çözümlemeye çalışmak yerine başka ülkeleri akın akın istila edip varlıklarına, zenginliklerine el koyan, onları yağmalayan, zorba, talancı hazıra konucu bu zihniyet sonucu Türkler güçlü devletler kurabildiler ama insanlık tarihine, bilime ve uygarlığa kayda değer bir katkıda bulunamadı-lar, Üç kıtaya yayılmış koskaca Osmanli Imparatorluğu altı yüz yılı aşkın tarihi boyunca evrensel bir düşünür, bir bilim adamı, bir sanatçi üretemedi. Bu hazıra konma zihniyetiyle günlük yaşantının gerektirdiği sıradan eşya ve kavramlara bile Türkçe. adlar aramak yerine komşu dillerden hazır sözcükler ödünç alındı. Haftanın günlerinden renklere (2) sebze, meyve, çiçek, balık isimlerinden alet ve adavata kadar birçok sıradan alanlarda Türk dilinde Türkçe kökenli çok az sayıda sözcük bulabilirsiniz. Çünkü kafa yorma, üreticilik, yaratıcılık gelenek edinilmemiştir.

Osmanlıların son kuşağı - ki buna Mustafa Kemal de dahildir- bu korkunç kültürel boşluğun bilincindeydi. Kimi bunu telafi için Avrupa'dan damızlık erkek getirilmesini öneriyordu, "Türk ırkını ıslah" ve "barbar Türk" kompleksinden kurtulmak için, Mustafa Kemal ve arkadaşları kıyafet ve harf 'devrim'leriyle Türkiye'ye "ugar bir vitrin", bir dış görünüş vermeye çalıştılar. Kıyafetler değişti, fes ve kaftanın yerini şapka, takım elbise ve smokinler, entarilerin yerini tayyör ve sonradan mini-etekler bile aldı. Görünüşe diyecek yok belki, ama kafalar ne ölçüde değişebildi, değiştirilebildi? Bilgisayar deyimiyle yine ödünç alınan ya da ithal edilen "hardware" yerinde de onu işleten, onu etkin kılan programdan, yani "Software"dan ne haber? Kemalizmin bu külürel aşağılık kompleksini "Bir Türk dünyaya bedeldir".

"Ne mutlu Türküm diyene" türünden öz telkinlerle, Güneş-Dil Teorisi'yle, Göç yolları haritalarıyla aşmayı amaçlayan kolektif psikoterapisi bu toplumsal yarayı belki bir süre yatıştırdı, teskin etti ama tedavi edemedi. Ne Eti ve Sümerleri zorla Türkleştirmek, ne Horasan'ın Balx kentinde doğup tüm eserlerini Farsça yazan Iranlı Mevlana Celaledin'i sırf yaşamının ikinci bölümünü Konya'da geçirdiği için "Türk düşünür" olarak tanıtmak(3), ne Avrupa Orta-Çağı'nda asaletin ve insanlığın sembolü olarak kabul edilip Dante'nin bile ilahi Komedya'sında saygıyla andığı Kürt Sultanı Salahattin Eyubi'yi, ya da bugün Yılmaz Güney'i Türk ilan etmek çözüm değildir.

Çözüm herhalde kafaları ve kültürel gelenekleri değiştirmekten geçer. Gözleri sürekli Batı'ya çevrili, Batı kompleksli Türkler, özellikle kafaları biçimlendirme, yönlendirme gibi çok önemli işlevleri olan Türk aydın ve sanatçılar, biraz da kendilerini komşuları Kürtlerin, Lazların, Ermenilerin, Rumların aynasında görmeye alıştırmalıdırlar. Coğrafyayı değiştiremeyeceğimize göre aynı ya da ayrı devletler çerçevesinde de olsa, bir arada yaşamak, birbirimizi anlamak, birbirlerimizin haklarına ve değerlerine saygılı davranmak zorundayız. Bunun için yeni, yağmacılığı değil üreticiliği, yaratıcılığı esas alan, teşvik eden; talancı, yapma, sahte, resmi şoven ideolojiyi evrensel insanlık ve uygarlık değerlerinin ışığında eleştirel insancıl, müsamahakar, demokratik bir Türk geleneği geliştirmek gerekir. Bir değil, onlarca Ismail Beşikçi'nin çabasını, medeni cesaretini ve düşünce namusunu gerektirir böyle bir Türk geleneğnin oluşturulması. Böyle bir gelenek oluştuğunda Türk halkı kendisine gerçekten güvenebilecek, artık sıradan bir Alman turisti 'Türk mutfağını" ya da "Türk oryantal danslarını" sevdi diye gazete sayfalarında ona yer verip züğürt tesellisi aramayacak ya da başka ulusların sanat ve uygarlıklarını kendisine mal etmeye ihtiyaç duymayacaktır.

Bugün malesef insancıl Türk geleneği, devlet yapısına ve kurumlarına, basın ve üniversitelere hakim yağmacı, kopyacı, baskıcı, inkârcı resmi ideolojinin karşısında çok cılız kalmaktadır. Halkını yakından tanlyan Aziz Nesin gibi deneyli, bilinçli ve cesur bir yazarın "Türklerin %92'si aptaldır" demekteki kastı, demokratik zihniyetin, insancıl geleneğin Türk kültüründe, Türk kamu vicdanında ne ölçüde kısır ve cılız olduğuna dikkatleri çekmek istemesidir herhalde. Türklerin doğuştan aptal olduklarını, adam olamayacaklarını ne o, ne de hiçbirimiz düşünmeyiz kuşkusuz.

Örneğin, sözde sosyal demokrat, şair, eski bir başbakan, jenositten kıl payı kurtulan ve yabancı himayesi altında yaralarını sarmaya çalışan, demokratik olgunluğu ve kurumlarıyla dünya kamuoyunda derin bir sempati uyandıran Irak Kürdistan halkını bir "tehlike" olarak gösteriyor, Ankara'dan çağımızın en kanlı katillerinden biri olan Saddam Hüseyin'le anlaşmasını istiyor ve açıkça bu işin arabuluculuğuna soyunuyor. Bir de güzel yüzlü, şık, Tansu hanımın sevinçle, kıvançla televizyonda "son haftalarda bini aşkın teröristin" öldürüldüğünü açıklaması örneği. Ülkesinin en elit okullarında okumuş, yıllarca Amerikalarda yaşamış, üstelik kadın ve anne olarak şefkatli olması gereken bu bayan profesör Başbakan nasıl oluyor da 4 yıldızlı katil suratlı işkenceci bir general rahatlığıyla 15-18 yaşlarındaki gencecik çocuklarımızın öldürülmesine sevinebiliyor. Zorba düzeninin, kimliklerini, varlıklarını, kültürel ve siyasal haklarını inkâr ettiği, köylerini yaktığı, baba, amca, kardeş ya da akrabalarını işkenceden geçirdiği, kimbilir gözlerinin önünde öldürdüğü, kurtuluşu, onurlarını ve haklarını savunmak için dağ başına çıkmakta arayan gencecik çocuklarımlz. Brecht'in "biz kuzuyduk, zamah bizi kurtlaştırdı" dediği haksızlığın, kurumsallaştırılmış devlet terörünün dağ başlarına çıkarttığı gençler. Bunlarla şefkatle, anlayışla diyalog kurup sorunlara insani, adil bir çözüm aramaya çalışacağına, çoğu üniversite çağına bile varamamış bu gençlerin ölümüne sevinen bir bayan profesör!

İster istemez aklıma Avrupa Parlametnosu'nda Kürdistan'da öldürülen genç Türk askerlerine çok üzüldüğünü, ailelerinin acıslnı paylaştığını, bu acıların son bulmasl, artık kardeş kanı dökülmemesi için Türk-Kürt dostluğuna dayalı barışçı bir çözüm bulunması gerektiğine inandığını söyleyen Mehdi Zana geliyor. Türk zindanlarında geçirdiği 14 yıldan, gördüğü barbar işkencelerden sonra bile insani değerleri, kardeşliği, barışı savunan terzi Kürt Mehdi Zana. Ve de TC onu bu insancıl görüşlerinden sonra "devletin yurt dışındaki itibarını zedelemekten" mahkemeye veriyor. Avrupa kamuoyu önünde gülünç duruma düşmekten çekinmeden.

Okuma-yazması bile olmayan Kürt analarının günde beş vakit tekrarladıkları Kürtçe duayı düşünüyorum "Xwedêyo tu pêşiyê li heftê û du miletan bê rehmê, paşiyê li mejî" (Tanrım, önce yetmiş iki millete rahm eyle, sonra da bize). "Bir Türk dünyaya bedeldir" ilkesini, Türk olmayan her halkı "hain", "kahpe", "düşman", gösteren, hor gören, aşağılayan, ırkçı ve militarist eğitimi aşılayan Türk okulu dönüşü evde tanık olduğum anamın bu duaları ve mütevazi varlığımızı, evde pişirilen yemeğimizi bile muhtaç komşularla bölüşme geleneği. "Peki ana, ya 72 milleten bize sıra gelmesze? Niye sen önce Kürtleri düşünmüyorsun?" diye sorduğumda, iki kültür araslnda bocalayan çocuk aklımla: "Komşularını, başkalarını, diğer milletlerden insanların iyiliğini, refahını düşünmeyenler iyiliğe ve insanlığa layık değildirler" derdi. Önce başkalarına yardımcı ol, sonra bize, zihniyeti, kökleri tarihimizin derinliklerine giden özveriyi, şefkati, insanlık sevgisini aşılayan, kuşaktan kuşağa aile aracılığıyla aktarılan, destanlarımızda, öykülerimizde hatta savaş türkülerimizde bile işlenen hümanist Kürt geleneğidir bu. Güçlü ve yaygın bir gelenek. Kuru ekmeğini bile komşusuyla bölüşmeyi görev sayan bu gelenek gereği, 30 yıllık savaş ve yıkımdan sonra harabeler üzerine kurulan özgür Irak Kürdistanı'nda, yokluk içinde oluşturulan yerel televizyonlarda komşularımız Süryani ve Kildaniler için, Türkmen ve Arap azınlıklarl için kendi dillerinde programlar yapılıyor, onlara özgür ve bağımsız siyasi örgütlenme, kendi dillerinde yayın ve eğitim hakları tanınıyor, parlamento ve hükümette temsil edilebilmelerine özellikle dikkat ediliyor. "Biz bu kafayla bir yere varamayız; kaşa kaş, göze göz gerekir" deyip, amaca ulaşmak için tüm araçları mübah gören, köklerinden koparılmış, kültürlerine yabancılaştırılmış zamanın ve düzenin kurtlaştırdığı, inkârcı, baskıcı anti-demokratik Türk okullarının ürünü bazı radikal akımlara karşı Qasımlo'ların, Barzaniler'in siyasi alanda ödünsüz savunup yaşattıkları insancıl gelenektir. Belki kısa vadede etkin görünmeyen ama asil ve onurlu bir gelenek.

Kendilerine her hakkı tanıyıp bin yıllık Kürt komşularına kendi dillerinde bir radyoyu, bir televizyonu, eğitimi bile çok gören Türk yöneticilerini doğal olarak insanlık dışı görür bu gelenekle oluşmuş Kürt kamu vicdanı.

Her şeye rağmen sevdiğim, dost olmalarını istedeğim Türk komşularımızın, özellikle de aydın ve yöneticilerinin, kendilerini çağdışı ideolojik koşullandırmalarından kurtarıp böyle 72 ulusun haklarına saygılı, onlara öncelik olmasa bile eşitlik, en azından yaşama hakkı tanıyan bir gelenek oluşturdukları gün; kafalara nihayet büyük ölçüde uygarlaşmış olacaktır. Ve o zaman artık ne yeni sınırlar çizmek ne de Mahmut Baksi'nin Yılmaz Güney'in Kürtlüğünü kanıtlamak için kitap yazmasına gerek kalacaktır…

Kendal Nezan
Paris, 14 Eylül 1993


(1)  Ben bir çınar ağacıyım, Gülhane parkında / Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında.

(2)  Örneğin haftanın ilk günü pazar (Kürtçe yekşem) Farsça bazar'dan, üçüncü günü salı (Kürtçe sêşem), Arapça ve Ibranice üçüncü anlamındaki salis'ten, dördüncü ve beşinci günler çarşamba, perşembe (Kürtçe çarşem, pêncşem) eski Kürtçe ve Farsçadan, altıncı gün cuma (Arapça'dan, küçük telafuz değişiklikleriyle alınmıştır. Ikinci (Kürtçe sêşem) ve yedinci (Kürtçe, şemî) günler yabancı pazar ve cuma sözcüklerine birer ertesi eklemekle geçiştiritmiştir. Hafta kelimesi Kürtçe heft yedi, hefte yedilik, yedi günlük birimden alınmıştır. Yine renk sözcüğü tüm irani dillerde (Kürtçe, Frsça, Beluçca, Pastuca) müşterek reng'ten ' alınmıştır ve Türkçe'de al, ak ve kara'nın dışındaki hemen tüm renk adları Arapça, Farsça, Kürtçe, Rumca, gibi yabancı dillerden alınmıştır.

(3)  Bu mantığa göre son yıllarını Moskova'da geçiren Nazım Hikmet'in de Rus olması gerekirdi.




Fondation-Institut kurde de Paris © 2021
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues