La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

XX. Yüzyıl Başlarında Kurt Siyasası ve Modernizm


Auteur : Hasan Yıldız
Éditeur : Nûjen Date & Lieu : 1996, İstanbul
Préface : Pages : 182
Traduction : ISBN : 91-972908-5-8
Langue : TurcFormat : 160x230 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Yil. Yir. N°3806Thème : Général

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
XX. Yüzyıl Başlarında Kurt Siyasası ve Modernizm

XX. Yüzyıl Başlarında Kurt Siyasası ve Modernizm

Hasan Yıldız

Nûjen


Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu ve devlet yönetimi üzerine yapılan araştırmalarda henüz ideolojik hesaplaşmalardan kurtulunmuş değildir. Politik alanda var olan sağ- sol çekişmesi ve bu anlayışların dayattığı zıtlık kendisini tarih alanında da göstermektedir. İlk bakışta doğal gibi görünen bu anlayışları politik kaygılardan kurtarıp verilerin bizzat kendileriyle tarihsel bir metodoloji içinde karşı karşıya kaldığımızda olgu kendisini bize daha iyi tanıtmaktadır. Buradaki metodolojiyi sağ ve sol ideolojinin verdiği tartışmasız kesin değer yargılarından kurtardığımızda tarihsel olmuş-bitmiş olaylar üzerinde pekala ortak noktalarda birleşilebileceği görülecektir. Nihayet tarihsel belge orta yerde durmaktadır ve bizden kendisini ...



Hasan Yıldız, 1954 yılında Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı Zeranik köyünde doğdu. Ataları Çemişgezek’in Sinsor köyü Barav aşiretinden. XIX. yüzyıl başlarında Çemişkezek’i terkederek her yaz sürülerini getirdikleri Munzur Dağları eteklerine yerleşirler. Birçok Kürt insanının başına geldiği gibi, metropoller, ailesini kültürel bazda yutar, ilk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamlar. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1977 yılında bitirir. Adapazarı Pamukova Lisesi ve Ağrı Eğitim Enstitüsünde toplam iki yıl öğretmenlik yapar. Sorbon Üniversitesi Siyaset Bölümü’nde “Az Gelişmişlik Sürecinde Gelenekçilik” master, felsefe dalında “Türkiye'de Geleneksel Yapıların Çağdaş Politika Üzerindeki Etkileri” isimli doktora çalışmasını bitirir. Yıldız, araştırmaları için Fransız Dışişleri Bakanlığfnda’ki devlet arşivine girer. Yalan tarihin nasıl yazıldığına tanık olur. Tarihsel deneyler kendisine hiç bir “objekfi ve hiç bir subjekfi” hafife almamayı öğrettir. Kendisi değil, onların düşüncelerini kendi varlık şartları içinde tekrar yaşamaya çalışır. Tarihsel bilgiyi bu anlayışla arar.

Hasan Yıldız'ın yayınlanan kitapları: "Aşiretten Ulusallığa Kürtler" (İstanbul), "Sevr–Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan"(lstanbul) ve "Sınırsız Bir Ülke Kürdistan" (Paris).

 



SUNUŞ


Kürdistan sorununu tarihi gelişim içinde izlersek, onun çok karmaşık sorunlar yığınını oluşturduğunu göreceğiz. Modern önderlikten yoksun bir halkın başına neler gelebileceğini en iyi bu tarihsel süreç bize vermektedir. Bu nedenle Kürdistan toplumunun doğru tarihe en fazla ihtiyaç duyanlardan biri olduğunu söylersek abartma yapmış olmayacağız. Bilim ve toplum üzerine yıllarca yapılan baskılar sonucu kurumsal hiç bir çalışma alanı olmayan toplumumuz şimdi açılan çok küçük bir kanaldan adeta aç kurtlar gibi tarihini, kültürünü, sosyo-ekonomisini öğrenmeye çalışıyor. Şüphesiz ki bundan memnunluk duymak gerekir. Çünkü bu durum yüzyıllardır birikmiş toplumsal bir “açlıktır” ve giderilmesi şu veya bu şekilde mutlaka olacaktır.
Ancak burada, kurumsal yapıların belirleyici ağırlığından yoksun olan, kişisel yeteneklerle ve imkanlarla sınırlı olan, deyim yerindeyse “başı bozuk” bir şekilde yapılan çalışmaların bilimsel kurumlar alanına çekilerek belirli bir disiplin altına alınmasını sağlayacak girişimlere ağırlık verilmesi önem kazanmaktadır. Araştırma alanı içinde bulunan biz, hepimiz bunun eksikliğini her alanda çekmekteyiz.

Toplumsal açlık kendisini öylesine dayatmıştır ki, araştırmacı çalışmalarında, metod sorununu ele almadan her konuya el atmayı bir zorunluluk olarak görmektedir. Bunun ne kadar zor ve riskli bir görev olduğu şüphesiz ki açıktır. Çalışmalardaki metodsuzluk veya kendiliğiııdenci eğilimler efsane düzeyindeki bilgilerin bile rasyonel değerlerle ele alınmaya çalışılmasına neden olmaktadır. Bir çok konunun efsane düzeyinden indirilip, gerçekliği hakkında ısrarlı çalışmaların yapıldığına tanık olmaktayız.. Özellikle uzak tarihimizin verileri açısından bunu söyleme durumundayız. Mitolojik öyküler şüphesiz ki her toplumun birer kültürel zenginlik kaynağıdır. Ama bu öyküler üzerinde tarih bilinci kurmaya kalkmak, dünyanın yaşadığı bu kadar yıkım ve felaketten sonra pek akla yatkın görünmemektedir. Kürdistan toplumunu aynı mitolojik yola koymak, onu olması gereken ve susuzluğunu hergün çektiği modern düşünce aygıtlarından mahrum etmek demektir. Siyasal sorunların yanında modernizm bu toplumun baş sorunu olarak durmaktadır. Ve daha ileri giderek diyebiliriz ki siyasal sorunlarla olması gerektiği gibi, çağdaş bir tarzda çözülebilmesi için modernizm baş kavram olarak durmaktadır.

Tarih kültürünün yanlış aktarılmasının ağır yükünü yine o ülke halkı çekmektedir. işte Türkiye’deki politik kriz Kürt sorununa gelip çatmıştır. Batı toplumlarında nisbeten sancısız gerçekleştirilen aynı tip sorunlar, bizde oldukça ağır yükler altındadır. Yıllarca kafalara şırınga edilen resmi tarihin bu kriz aşamasında ortaya koyabileceği hiç bir somut alternatifi kalmamıştır. Geçmişte elde var olan olanakların bilinçli olarak kullanılmaması ve her iki toplum arasına her türlü toplumsal örgütleniş açısından duvar örülmesi bugün yaşanan krizin baş mimarı olmaktadır.

Bu krize birdenbire gelmedik. Araştırmamızın birinci bölümünde Osmanlı yönetiminin ‘Doğu’ politikasına ilişkin uygulamalarının bu topraklarda yaşayan toplum üzerindeki sonuçlarını göstermeye çalıştık. Ve yine bu sonuçlar üzerinde yürüyen Kemalist politikanın ele geçirdiği tarihsel fırsatları nasıl bir Makyavelist tutumla harcadığını görmekteyiz. Eğer bugün sorun içinden çıkılmaz ve siyasi olarak düğümlenmiş görünüyorsa, sorunun o tarihsel dönemlerdeki toplumsal ruha uygun ele alınmayışından ötürüdür. Çalışmamda bu yönü özellikle öne çıkarmaya çalıştım. II. Bölümde ise, 70 yıllık bir suskunluktan sonra sıkışan devletin sorunu nasıl çözeceğine ilişkin değerlendirmesi yer alıyor. Burada Genelkurmay dahil çeşitli kurumlar aracılığıyla uzun zamandan beri sessizce hazırlanan ve bir devlet politikası haline getirilen ‘Özel İller Yasası’ içinde Kürt sorununun ele alınış tarzı çeşitli örneklemelerle ele alınmaya çalışıldı. Sorunun çözüm şekli olarak örnek olarak alınan ülkelere İngiltere ve İsviçre ilave edilmedi. Zaman zaman bizde de örnek olarak gösterilmeye çalışılan bu iki ülkedeki demokrasinin gelişimi ve kapsamı böylesi bir örneklemeyi gereksiz kılmaktadır. Tarihsel benzerlikler nedeniyle İspanya ve Fransa örneği üzerinde duruldu. Türkiye’de hala varlığını koruyan merkezi devlet yapısı içindeki İller Yasasının Fransa’dan alınmış olması ve her iki ülkenin merkezci karakterlerinin benzerliği devlet katında bu model üzerinde durulduğunu göstermektedir.

XX. Yüzyıl başlarında Kürt siyasal hareketlerinin modern karakterleri üzerinde analizler yapılırken doğal olarak bugünün Kürt siyasal hareketlerinin izlenen devlet politikasına karşı ne kadar modern öğelerle beslendiklerini de soru altına almış olmaktayız.
Dünya genelinde tabular yıkılırken, “objekt”ler ve “subjekt”ler kendi doğallığına ve özgürlüğüne kavuşurlarken, tabusuna geçmişten daha çok sarılan kesimlerin ülkemizdeki varlığı dikkat çekici olduğu kadar, kaygı vericidir de. 70 yıllık resmi tarihin ortaya koyduğu tarihsel harabeyi bir kenara koyarak, onu dikkate almadan bilimsel görevler yerine getirilemez. Geçmişin aydınlatılmasında ne bir kin aranmalı ne de art niyet ! Toplumsal bilincin dönüşüme uğraması, önyargılardan kurtulmasına bağlıdır ve bu anlamda aydın ruhunun özgürlüğüne sonsuz bir ihtiyacı vardır. Nihayetinde sorgu altına alınan halklar arasındaki ilişkiler değil, bu ilişkilere de yön veren tabulaşan politikalardır. Dolayısıyla bu tabularla hesaplaşmadan modern top-lumların oluşup bir arada yaşama şansı da zayıflamakta ve şiddet her çözümün tılsımlı anahtarı gibi kullanılmaktadır. Şiddetin meydana getirdiği travmanın her iki toplumun bünyesinde ve hafızasında derin yaralar açtığı görülmektedir. Bunu önemsemeyen kimi çevreler geçmiş dönemlerde değişik ülkelerde ulus ve azınlık sorunlarının ezilerek nasıl çözüldüğüne bakmaktadırlar. Bu çevrelerin unuttuğu en önemli şey, geçmişin kapalı toplumlarıyla, yaşadığımız iletişim çağının toplumları arasındaki farklılıktır. Bilerek ya da bilmeyerek meydana getirilen travmalar önlem alınmadıkça toplumlar arasındaki uçurumu daha da genişletmeye alet edilebilir. Bu tür travmalar Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumları arasındaki çatışmalarda da görülmektedir. Her iki toplum arasında yaşanmaya devam eden travmaların Türkiye’nin ve Yunanistan’ın bölgesel etkinliklerinde bir araç olarak kullandıklarını ve sorunu kendi lehlerine çevirmeye çalıştıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Günümüz Türk ve Kürt toplumları arasında bu tür uçurumların açılmasından kimler ne ummaktadır? Eğer her iki toplum arasında yeni travmalar üretmeye çalışan bir dış güç aranıyorsa bu ‘güç’e bizzat kendilerinin dayattığı şiddet politikasıyla hizmet edildiği görülebiliyor mu?
Hızla bir çatışma ortamına giden toplumumuz şartlandırılmış tarihin toplumsal bilinçte yarattığı önyargılarla kültürünü doyuramamakta ve böylece siyasal ortam “istendiği zaman “ harekete geçirilen yığınların gelişi güzel etkisini kullanan politikaların insafına bırakılmaktadır. Türk ve Kürt aydınlarının ortak görevi devlet politikasının etki alanı içinde kalmadan, doğruları öğrenmeye susamış toplumumuza alabildiğine geniş bir alternatifle yaklaşmak olmalıdır. Bu alternatif aynı zamanda Türkiye’nin siyasi ve sosyal planda gerçekten demokratikleştirilmesinde ve toplumsal dinamiklerinin çağdaş değerlerle donatılmasında motor rolü oynayabilir.

İnsanın artık uluslararası bir karekter aldığı çağımızda ulus sorununa- hangi taraftan olursa olsun-bağnazca değerlerle yaklaşmak ve onu yıkıma götürmeye çalışmak, kendine güvenini sadece kaba kuvvetinde bulan bir ilkeliğin ürünü olabilir. Buysa çözümsüzlükte direnmek demektir. Çözüm için yönetenlerin kendilerine ve yaşadığımız çağın değerlerine güven duymaları gerekiyor.
Önümüzde duran tek ‘akıl yolu’ budur.

Hasan Yıldız
Ağustos -1996



I. Bölüm

Devlet Ve Osmanlı


Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu ve devlet yönetimi üzerine yapılan araştırmalarda henüz ideolojik hesaplaşmalardan kurtulunmuş değildir. Politik alanda var olan sağ- sol çekişmesi ve bu anlayışların dayattığı zıtlık kendisini tarih alanında da göstermektedir. İlk bakışta doğal gibi görünen bu anlayışları politik kaygılardan kurtarıp verilerin bizzat kendileriyle tarihsel bir metodoloji içinde karşı karşıya kaldığımızda olgu kendisini bize daha iyi tanıtmaktadır. Buradaki metodolojiyi sağ ve sol ideolojinin verdiği tartışmasız kesin değer yargılarından kurtardığımızda tarihsel olmuş-bitmiş olaylar üzerinde pekala ortak noktalarda birleşilebileceği görülecektir. Nihayet tarihsel belge orta yerde durmaktadır ve bizden kendisini açıklayabilmesi için soru sorulmasını beklemektedir. Buradaki sorun ortada duran belgeye sorulacak sorulardadır. İşte bir tarihçi için sorulan sorulara alınan yanıtın kendisi önemlidir. Politikacı için ise alınan yanıtın, sahip olduğu ideolojiye uyarlanmış versiyonu önemlidir.
Biz bu araştırmamızda bu tip versiyonlardan kurtulmaya çalışacağız.

Makyavelci modern devlet teorisiyle Osmanliların devlet anlayışı arasında karşılaştırma yapıldığında benzerlikler ve ayrılıklar, Osmanlı devlet anlayışının elemanlarını bize vermektedir. Burada hemen belirtelim ki Makyavel’in söz konusu ettiği devlet yönetme teknikleri tarihsel deneylerden kopuk orijinal buluşlar değildir. O, tarihin derinliklerinden beri süzülüp gelen başarılı uygulamaları bir araya derleyip toparlaması ve bunu uygulanabilir sistemli bir teknik haline getirmesiyle önem kazanmaktadır. Bu tekniklerin bir kısmının Türklerde görüldüğünü 'Hükümdar' adlı yapıtında Makyavel belirtmektedir.

Söz Makyavel’e gelmişken belki de dünyada bize has olan bir olguya değinmek gerekecektir: Makyavel, bizde taşıdığı politik değerlerden çok ahlaki değerlerle tanıtılmaktadır. Tarihi olguları bugünün ahlak anlayışıyla değerlendirerek sonuçlara ulaşmaya çalışmak ise yapılabilecek en büyük hataydı. Dolaysıyla yapılan analizlerin unsurları kendi doğallıklarından koparıldıkları için elde edilen sentezler ilgili oldukları alanı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Ahlak anlayışı da sonuç olarak yaşanan dönemin toplumsal değer yargılarının, politik alanda da toplum - iktidar ilişkisinin aldığı karakterde kendisini göstermektedir. Kamuoyu bilincinin toplumsal bir dinamik haline gelmediği dönemlerde bu ilişkilerde son söz iktidarda ve onu çevreleyen yakın tabakalarda olmaktaydı.

Osmanlı siyasetinin köklerine inerek Anadolu, Trakya, Balkanlar ve Kürdistan’ın nasıl ele geçirildiğini incelediğimizde tarihin zengin deneylerinin sonuçlarıyla karşılaşmaktayız. Çoğu kez sanıldığının tersine Osmanlılar bu toprakları sadece silahın kaba gücüyle elde etmiş değillerdi. Şüphesiz silahlı güç belirleyici bir unsurdu ama işgal edilen bölgenin elde tutulmasında yeter bir tedbir değildi. Daha önemlisi askeri işgalden önce aldıkları tedbirler vardı ki biz bu tedbirleri incelediğimizde Osmanlıların devlet yönetme anlayışlarının gerçek elemanlarıyla karşılaşmaktayız. Bu yönetim tekniklerinde, kendilerinden önce varolmuş büyük devletlerin izledikleri yöntemleri bulmak mümkündür. Özellikle devlet yönetme sanatının inceliklerini Bizans’tan öğrendikleri için Romanyalı tarihçi N. İorga “Osmanlı İmparatorluğunu Bizans’ın bir devamı, Müslüman rengine boyanmış bir şekli” olarak görmektedir, Iorga’yı böyle düşünmeye iten nedenler az değildir. Örneğin kilisenin kullanılarak ...

 




Fondation-Institut kurde de Paris © 2021
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues