La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Yine Düşünce Özgürlüğü Yine Türkiye


Éditeur : Can Date & Lieu : 1995, İstanbul
Préface : Pages : 168
Traduction : ISBN : 975-510-653-7
Langue : TurcFormat : 125x195 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Aga. Yin. N° 3468Thème : Général

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Yine Düşünce Özgürlüğü Yine Türkiye

Yine Düşünce Özgürlüğü Yine Türkiye

Adalet Ağaoğlu

Can

Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı ilk kitabımızda 24 değerli yazarımızın yazıları vardı. Yaşar Kemal’in bu kitapta yer alan iki yazısında suç öğeleri bulunarak kitap çıkar çıkmaz yasaklandı ve toplatıldı; böylece hem yazarların düşüncelerini açıklama, hem de okurların bu düşünceleri okuma, öğrenme özgürlüğü bir kez daha çiğnenmiş oldu. Şimdi Yaşar Kemal ve Can Yayınları yöneticisi, bu kitapla ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılan-maktalar. Cezaevlerinde nice ‘düşünce suçlusu’, ceza sürelerini tamamlamaya çalışırken, nice ‘düşünce suçlusu adayı’ da düşüncelerinden dolayı Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi, düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması çabalarına hız vermek amacıyla, ülkemizin bölünmezliğini pekiştirecek akılcı bir çözüme kesinlikle savaşla değil, çağdaş demokratik yollarla ulaşılabileceği gerçeğini bir kez daha vurgulamak için yeni bir kitapla çıkıyoruz karşınıza. Yine Düşünce Özgürlüğü Yine Türkiye adlı bu yeni kitabımızda da değerli yazarlarımızın yeni görüşleri, yeni uyarılarıyla buluşacaksınız. Türkiye’nin üretime ve gelişime açık, demokratik, çağdaş bir toplum olması yolunda bu kitap da bir uyarı niteliğindedir. Düşünen suskun çoğunluğun da bu çabalara arka çıkmasını diliyoruz.



ÇOKLUKTA YOKLUK

Adalet Ağaoğlu

Türkiye, özellikle son on-on beş yıldır özgürlüklerin bol bol yaşandığı bir ülke, insanlar bu bollukta hangi özgürlük giysisini seçip giyeceklerini şaşırmış gibidir.

İsteyen herkes, önüne çıkan her meskenin altında, yanında, ardmda patlayıcı madde dükkânı, fırın, kaporta atölyesi, gazino, bar, gece kulübü, marangozhane, kasap, mezbaha açabilir. Kıyıda köşede artık pek ender kalmış bahçeli-çiçekli evler semtinin havaya en hâkim kokusu kebap kokusudur. Kıyılarda balıkçı lokantalarının bacaları dosdoğru evlerin içine tütmekte özgürdür.
Herkes dilediği pencere camından üst katlara doğru bir soba borusu uzatabilir. Herkesin kesesine göre ısınma özgürlüğü sonsuzdur. Belediye otobüslerinin, kamyonların, minibüslerin, hatta en lüks binek araçlarının egzoz boruları sürücünün dilediği kadar gaz püskürtebilir. Dileyen herkes ormanlara, hazine arazisine birkaç buldozer sokup buraları kendinin kovboy kasabası haline, hem de en kısa sürede getirebilir.

İstendiği saatte, istendiği kadar korna çalmabilir. Buna itiraz çok saçmadır. İtiraza "Ne olmuş yani?" gibi apaçık bir yanıt geleceğini bilmemektir.
Caddelerde, sokaklarda yayalarla arabalılar elense güreşe güreşe ilerleme özgürlüğüne de sahiptirler.

Burada özgürlükler saymakla bitmez. Politikaya atılan hemen herkes insanlara özledikleri, bekledikleri her şeyi, üstelik fazlasıyla vaat etmek, sonra da hiçbirini yerine getirmemekte özgürdürler. Meclise seçmenin oyuyla girmiş milletvekillerini seçimsiz defetme özgürlüğü, parlamentonun başlıca özgürlükleri arasındadır. Bunun için, kimselerin vatanı ve milleti kendilerinden iyi sevemeyecekleri gibi bir gerekçeye yaslanmak yeterlidir.

Türkiye’de insanların çoğunluğu ne kadar çalışıp çabalasa hiçbir yere varamama özgürlüğüne sahip oldukları gibi, kimileri de yaşa, başa, bilgiye, deneyime, düşünce üretimine hiç gerek duymaksızın hop diye en yükseğe oturabilirler. Bunlar, rüzgâra göre yelken açma özgürlüğünü sonuna kadar kullananlardır.

Zilzurna araba kullanarak duvar, direk yıkma, beş on kişinin canına kıyma özgürlüğü gibi, herkesin cebinde kesici, ateşli silâhlar taşıma özgürlüğü de vardır. Bu yaygın özgürlük sayesinde, bir futbol maçında, o güne kadar karşısında pek ezik büzük durulmuş ‘elin gâvuruna’ iki gol giydirdin mi, havaya ateş etmekle yetinmek ne söz, istediğin kimsenin beynine, kalbine kurşunu sıkabilirsin. Eziklik duygusunun barut dumanından bir şalla örtülmesine ‘coşku’ tanımı yapıştırmakta hiçbir engel yoktur. Ayrıca, unutmadan eklemeli: Herkes Türk olmakta istediği kadar özgürdür. Türk olmasa bile, günde beş rekât ‘Ne mutlu Türküm’ diyebilir.

Düşüncesini, inancım ifade özgürlüğü sınırlandığı oranda bütün bu özgürlükleri genişler. Bu kadarcık bir sınırlamayı da doğal karşılamak gerekir. Devlete, ırkına, dinine, orduya ve tarihi kahramanlara dil uzatma da ne halt karıştırırsan karıştır. Yasak bölgelere girmeye kalkma, buralara farklı bir bakışla yaklaşma, hep verili olanla yetin; işte bütün özgürlükler senin.

Cumhuriyet olup da demokrat olamadığımız, demokrat olup da insan haklarına saygı gösteremediğimiz, her partinin kendisi için bir cumhuriyeti, her birinin kendisine yetecek kadar demokrasisi olduğu için, kamu iletişim araçları da hemen hemen aynı pusulaları izleyerek, bol bol düşünce özgürlüğü diye yazıp çizseler, bunu savunur görünseler de, bu ‘özgürlüklerini’ verili karenin içinde kalarak yaşayabilmektedirler.

Türkiye insanı tarihi boyunca hep uslu çocuklar olmaya zorlandı. Büyükler her zaman her şeyi en iyi bilenlerdir. Devlete tebasının aklı, deneyimleri, uyarıları hiç gerekli değil. Sonuç: Çarpık bir ‘özgürlük’ patlaması.

Devlet dediğimiz de öyle soyut bir şey değil ki. Onu ‘yapanlar’, yasalarını çıkaranlar da aynı havayı koklayarak, aynı suyu içerek yetişmiş insanlar. Kendisi özgürleşmemiş beyinlerden özgür düşüncenin savunucuları olmalarmı beklemek safdillik değil mi? Acaba biz kendimiz yarın yöneticiler safında bulunsak, ‘özgürlükçülüğün’ hangi basamağında, kaç derecesinde yakalanacağız? Baksanıza, düşünce özgürlüğünü, özgürlüğün sınırlarına bile değinmeden sürekli savunan bir gazete, değişik bir fikri yazıyla ifadenin baş engelleyicisi olabiliyor. Peki bu arada, özgür düşünceyi savunup durmuş öteki yazarlar ne yapıyor? Birkaçı dışında hepsi dut yemiş bülbül gibi susuyor. Devlet kendine güvenmiyor, ‘tebasına’ da bu nedenle güvenmiyor. Peki, biz kendimize ne kadar güveniyoruz?

Şunu da özellikle eklemeliyim: Türkiye’de düşüncesini yazıyla, sözle açıklamış aydınlarımızı, yazarlarımızı engelleme girişimlerine karşı, onların yanında yer alma, onlarla dayanışma özgürlüğümüz ne kadar acaba? Onların konumlarının belirlediği kadar mı, kendimizin belirlediği kadar mı? Burada da bazı sınırlamalar olmadığından kuşkudayım.

Sanırım hepsinin altında tek bir virüs yatıyor: Türkiye’de bu kadar çok insan, bu kadar çok ‘keyfî’ yaşarken, neden kendi savcısı da, yargıcı da kendisi olamıyor? Genlerimizde kendimize göre değil, başkalarına göre, başkaları için dikkat kesilme özellikleri var bence.

T.B.M.M., düşünce özgürlüğünü engelleyen yasalara Avrupa Birliği kapısında kuyruğumuz sıkışmadan eğilseydi, bu özgürlükleri içtenlikle, kendi toplumu, kendisi için istemiş olurdu. Başkası istediği için ihtiyaç duyulan şey, bizim vazgeçemeyeceğimiz bir şey olabilir mi?

O zamanlar henüz TRT yoktu. Ankara ve İstanbul Radyoları vardı. Ankara Radyosu 5 Kw.dan 120 Kw. güçle yayın yapmaya başlayınca, Ulus gazetesindeki bir köşe yazarı: "Artık sesimizi bütün dünya duyacak. Aman dikkatli olalım!" uyarısında bulunmuştur. Ses dalgalarının hepi topu 120 Km. uzağa ulaşabilmesini ‘dünyaya açılma’ sayıp adımları ona göre atma telâşıyla ‘dikkat!’ buyruğu vermek, pek öyle, yayınlar daha eli yüzü düzgün, daha kaliteli olsun, gibi masum bir uyarı değil. Bu, hem kendine, hem karşıya güven duymamanın bir göstergesi. Yoksa, tekbaşına kendine yayın yapsa, en azından kendisine saygısından ötürü, insanın yine iyi bir yayın gerçekleştirmeyi istemesi gerekirdi. Bu uyarı, içlerde yerleşmiş o virüs işte, genelde olan bir şey; Başkasına göre yaşamak. Başkasının gözü ve kulağına göre ayarlamak kendini. Yoksa bu toplumun çeşit çeşit ‘özgürlüklerini’ yaşayanlar olmasa bile, bu çarpıklıktan rahatsız olanlar, Terörle Mücadele Yasası, ünlü 8. maddesiyle askerî Anayasanın kuyruğuna eklenirken bile değil, daha ta baştan bu sonuncu askerî Anayasanın değiştirilmesi için savaşıyorlardı. Ele güne ayıp oluyor diye değil, kendimize ayıp oluyor diye.

Ankara Radyosu 220 Kw. güçle yayın yapmaya başlaymca, orada ben de çalıştım. Karı kocanm mikrofonda, bir oyun içinde öpüşme sesi çıkarmaları yasaktı. Çaykovski’nin adını anıp bir parçasından iki mezür çalmak yasaktı. Bir köy kızının, köy öğretmeni tarafından rüyasında bir at üstünde kaçırılmasını yayınlamak yasaktı. Sartre adını anmak yasaktı. Bunların her biri için ya tekdir aldım, ya emniyette sorguya çekildim, ya mahkemeyi boyladım, boyladık.

Düşünceyi yazıyla, sözle, herhangi bir kamu iletişim aracıyla açıklamaya ‘vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü’ için engel koyanlar bile şimdi bu yasaklara gülüyorlardır. Ama bu gülüş tarihin ibret tonunu taşı-sa, vatan ve milletin bütünlüğünü asıl bozan şeyin düşünce üretimine konan yasaklar olduğunun anlaşıldığının işareti sayardık bunu.

Türkiye başına ne belâ aldıysa, bireylerin kendi kimliğini kendisinin kurup çatması engellendiği için aldı. Çarpık özgürleşme ve terör, verili olanın sınırlan içinde kalınmaya zorlamanın sonucu. Kim, kendi kazdığı kuyuya düşmek istemezse, farklı düşünce ve kültürlere özgürlük için savaşmalıdır.
Hayatla inat olmaz. Elbette zaman kendi yasalarıyla her şeyi halleder, ama sorunların halini zamana bırakmak, bize kızıl at dedirtmedikleri günlerle bugün arasında ecelleriyle ölmeyen binlerce, düşünceleri yüzünden karanlık duvarlar arasına atılmış kimbilir yine kaç yüzlerce kişinin acısını, ‘onlar hiç olmamışlar gibi’ yüreklerde kolayca taşıyabilmek demek.

Düşünceyi ifadede ve kendini geliştirmede sahici özgürlükler isteyenlerin yapamadıkları ve olamadıkları şey bu.
‘Fikrimin İnce Gülü’ romanımı, devletin güvenlik güçlerine ve orduya güveni sarsmaktan ötürü toplatan, beni mahkemeye veren de aynı devlet, aklayan, aradaki zararı ödemeyen de. Hangi canın bedelini ödediler ki, sıra buna gelsin? Aynı romanı anlaşmaya uymadan filme çekip gösterime soktuğu halde, böyle bir ‘teröristi’ ödüllendiren de ayni zihniyet.

Bu küçük örnek, canavar terörün kaynağına bir işaret sayılsın. Devletin insan haklarının üstüne çıkmadığı, hukukun güven altında olduğu ve güven verdiği yerde, insanlar özgürce yaşamanın yerine anarşiyi koymayacaklarından, onlara güvenebilirsiniz. O zaman da Avrupa Birliği kapısında kuyruk sıkışınca, özgürlük kısıtlayıcı maddeleri sözümona değiştirme telâşına düşmezsiniz, çünkü böyle maddeler zaten olmaz.



Vicdan: Entelektüelin Simyası

Orhan Alkaya

Türkiye, şimdi kimliğini sorguluyor.
Tutumunu cemaatine endekslemeyen, satır arasında değil, cümlesinde konuşan, vicdanıyla! aklı arasında uçurumlara yer vermeyen bir yeni insan, bu süreçte, gitgide belirgin hale geliyor.
Osmanlı ümmetinden cumhuriyet halkına geçmek üç günlük iş değildi. Kolay olmadı ‘şimdi’ye gelmek.

Bir gece eski yazıyla yatağa girip ertesi sabah Latin alfabesiyle uyanmak, kolay geçiştirilecek bir sarsıntı değildi, anlamamız geç oldu.
Kuyucu Murat Paşa soyundan Orgeneral Muğlalı’nın çıkması nasıl kaçınılmazsa; Ermeni katliamına tetik olan Hamidiye Alaylarının Kürt erattan oluşması da o kerte kayda geçmek zorundaydı, nasıl unuturuz?

Ezilen bir halkın karşısında ezen ulusun aidiyetini nasıl dışlıyorsak, tarih miyopimize doğru teşhis koymaktan ve uygun tedaviye yönelmekten korkmamayı da becerebilmeliyiz.
Türkiye şimdi, bunu becerebilme eğiliminde insanlarla tanışıyor.

Herkes biliyor; artık açıkça söyleyenler de çoğaldı: Türkiye’nin, memleketimin yakıcı ve öncelikli meselesi, Kürt milli meselesidir.
.....




Fondation-Institut kurde de Paris © 2021
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues