La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu


Auteur : Bülent Tanör
Éditeur : Date & Lieu : İstanbul, BDS
Préface : Pages : 1990
Traduction : ISBN : 135x195 mm
Langue : TurcFormat : 448
Code FIKP : Liv. Tur. Tan. Tur. N° 2745Thème : Général

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu

Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu

Bülent Tanör

BDS

Bu bölümde, esas olarak 1980 sonrası Türkiye’sinde insan hakları ihlâlleriyle ilgili birtakım tipik uygulamalara yer verilecektir. Bunlar, askerî rejim dönemini de kısmen içermekle birlikte daha çok sivil yönetim dönemiyle ilgilidir, 1983’den sonraki «normal» düzenden alınmış bulgulardır.
Örnekler, belli hak ve özgürlük demetlerinde toplanarak verilmiş, olmakla birlikte, bu döküm her bir hak ya da özgürlük için eksiksiz bir envanter anlamına gelmez, sadece birtakım karakteristik ve temsil değeri yüksek verilerin toparlanması çabasını ifade eder.
Bu döküm; bireysel niteliği ağır basan hak ve özgürlüklerle başlamakta (kişi dokunulmazlığı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, din ve inanç, düşünce, basın, bilim ve sanat özgürlükleri), kollektif karakterlilerle ilerlemekte (dernek, toplantı ve gösteri yürüyüşü, sendika ve grev, siyasal örgütlenme hak ve ...


Bülent Tanör 1940’da İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ( 1959) ve İstanbul Hukuk Fakültesini (1963) bitirdi. 1969’da hukuk doktoru, 1977’de de doçent oldu. 1983’de 1402 sayılı yasaya dayanan Sıkıyönetim Komutanı tarafından İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki görevinden alındı. Bu tarihten sonra Paris (x), Dijon ve Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde “konuk öğretim üyesi” olarak “Üçüncü Dünya’da Liberal Demokrasi” konulu dersler verdi.
Başlıca yayınları Türk Anayasaları ve Anayasa Mahkemesi Kararları (T. Beygo ile birlikte -1966), Diktatörlük Üstüne (çeviri), Anayasa Hukuku Meseleleri (1969), Siyasî Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası (1969), Faşizm ve Büyük Sermaye (çeviri 1975), Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar (1978), TCK 142. Madde, Düşünce Özgürlüğü ve Uygulama (1979), Osmanlı İmparatorluğunda Anayasal Gelişmeler (Ders notları 1982), İki Anayasa (1986).



SUNUS

İnsanoğlunun yüzlerce, binlerce yıllık tarihi, büyük-çapta, onun ezilmişliğinin ve buna karşıkoyuşunun da tarihidir. Kadın olsun, erkek olsun, kızıl ya da kara derili olsun, dindar-dinsiz, köle, serf ya da işçi olsun, bunlarsız bir özgürlük tarihi olamazdı, yazılamazdı. Bu anlamda insan hakları, kuşkusuz, haksızlığa ve baskıya uğrayan insanın ellerinden çıkmadır, onun yaratısıdır.
Bu kitap, ummandaki bir katreyi ele almaktadır: «Türkiye’nin insan hakları sorunu». Kitabın amacını, konusunu ve yaklaşım biçimini açıklamak için, başlığındaki kavramlar paketini çözüp açmak, en kestirme yol olacaktır.

Önce neden insan hakları da, bir başka formül değil? Çünkü, insan hakları deyimine yakın başka kavramlar da vardır: kişi hak ve özgürlükleri, temel hak ve özgürlükler, kamu özgürlükleri, vb.
Şunu daha baştan belirtmek acelecilik olmaz: bu sonuncular, insan hakları kavramına oranla daha dar kapsamlıdır. Örneğin, kişi hak ve özgürlükleri terimi daha çok bireysel alanı çağrıştırdığından, kollektif özgürlükleri (örgütlerin, kurumların, halkların hak ve özgürlükleri, vb.) yeterince ifade etmez. Ayrıca, buradaki kişisellik vurgulaması, klasik hakları belirtir, sosyal hakları ise dışlar görünür. Aynı şekilde temel hak ve özgürlükler deyimi de, temel olan ve olmayan ayrimını içinde taşıdığı için eksiklidir. Aynca bu deyim bugün daha çok Anayasaların tanıdığı hak ve özgürlükleri ve sadece bunları anlatmak için kullanılmaktadır. Dolayısıyla, Anayasa koyucusunun dışladıklarının gözardı edilmesi ya da onun tanıdıklarıyla yetinilmesi sakıncası vardır.

İnsan Hakları ile öbür formülasyonlar arasındaki kapsam farkı, kamu özgürlükleri gibi geniş bir uygulama alanı bulan deyimden yola çıkarak daha iyi görülebilir. Burada da bir kez daha bu iki kavram tamtamına örtüşmezler.

Bir kere özgürlük bir şeyi yapma ya da yapmama serbestliğidir ve kamu otoritesinin (devletin) dayatacağı buyrukların tutsağı olmama anlamına gelir. Özgürlük devletle ilgili (isterseniz karşıtı) bir bağlamda belirdiğinden, özgürlükler sözcüğünün başına kamu kavramının eklenmesi ve kamu özgürlükleri tamlamasının yaratılması sözkonusu olmuştur. Bu tamlama, kamu otoritelerince tanınan ve hukuk eliyle düzenlenen özgürlükleri içerir. Ayrıca terim, devletin yapmaması ya da devletin karışmaması gereken iş ve alanlarla ilgilidir; devlete sadece bir kaçınma ödevi yükleyen konularda (düşünce özgürlükleri, örgütlenme özgürlükleri vb.) kamu özgürlükleri teriminin kullanılması mantıklı olur. Devlete somut birtakım gerçekleştirme ödevleri yükleyen alanlarda (iş olanakları sağlama, sağlık hizmetleri götürme, sosyal güvenlik sistemi kurma vb.) ortaya çıkan haklar ise, bu terimin kapsamına girmez? kamu özgürlükleri kavramı bunları da örtecek bir genişliğe sahip değildir. Buna karşılık hak terimi, yukarda anılan serbestlikleri içermenin yanısıra, devletten ve özel kişilerden birtakım somut edimleri isteyebilme yetkilerini de bağrında taşır, bu nedenle de daha geniş kapsamlıdır. Bu terimin başına getirilen insan sözcüğüyle yaratılan insan hakları tamlaması da, pozitif hukuk tarafından tanınmış olsun olmasın, belli bir tarihsel aşamada insanların sahip olmaları gerekli sayıları bütün hak ve özgürlükleri ifade eder, pozitif hukukun dışında ve üstünde bir anlam taşır, yalnız olanı, yani kamu otoritelerince tanınanı değil, olması gerekeni de içine alır. O kadar ki, kamu otoritelerince reddedilenler bile insan hakları kavramı çerçevesinden sürülüp çıkartılmış sayılmazlar.1

Bu açılardan insan hakları deyimi, benzerlerinin en kapsamlısıdır. Bunun ifade ettiği şey, sadece belli bir ülkede belli bir anda anayasa ve yasalarla tanınan hak ve özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir. Dolayısıyla bu kavramın, zaten var olan ya da yazılı hukukun tanıdığı haklarla olduğu kadar, olması gerekenle ve evrensel olanla da ilgisi vardır. Bu, ideal olanın aranması, ulaşılması gereken hedefe yönelinmesi demek olur ki, sürekli bir arayışı ve yürüyüşü ifade eder. Bu yüzden de, insan hakları teriminin içeriğini dolduran hammadde hukuk ise, ona yön çizen ve ivme kazandıran asıl itici güç kendini dar hukuk kalıpları içinde hapsetmeyen felsefî düşünce ve siyasal eylemdir.

Böylece, insan hakları her zaman, anayasa ve yasaların tanıdığı hak ve özgürlükler kataloğunun önünde koşar. Hukuk, gerçek yaşamın kaynaşmalarından doğar kıvılcımları daima geriden ve gecikerek saptar, yazıya ve kurala döker. Çoğu kez de, kazanılanları sağlama bağlamak için olduğu kadar, bunları dondurmak ve yeni kaynaşmaları önlemek için kolları sıvar.

Bu terim paketlerinden kimisinin zaman zaman ön plana çıkıp öbürlerinin vitrin gerisine çekilmesi de, eğer biraz spekülasyon ya da fantaziye izin varsa, içteniçe bir anlam taşıyabilir. Türkiye’de demokrasi ve özgürlük aranışlarının yeniden yeşerdiği 1950’li yıllarda bu konularda yayımlanan ilk kapsamlı çalışmanın adı İnsan Hakları idi ve Bahri Savcı imzasını taşıyordu (Ankara 1953). I960'dan sonra ise yeni Anayasa’nın temel hak ve özgürlükler formülünü (İ. Akın) ya da yine pozitif hukuk kalkışlı bir kavram olan kamu hürriyetleri deyimini (M. Kapani) kitaplarına başlık seçen yazarlar çoğaldı. Bu tercihler, herhalde 1961 Anayasası’nın da büyük katkısıyla oluşan yeni liberal ortama uygun düşüyordu, çünkü en başta bu Anayasanın Temel Hak ve Hürriyetler bölümü ve genel felsefesi, İnsan Hakları idealine ciddi bir yakınlaşmanın ürünüydü.

Hak ve özgürlük mücadelesi pratiğinde de buna paralel bulgulara rastlamak mümkündür. 1950 öncesi ve sonrasındaki yeni aranışlar İnsan Hakları Demeği’ne hayat vermişti. 1961’den sonra ise bu alandaki mücadeleyi yüklenenler arasında yeralan mütevazı bir derneğin adı Temel Hakları Yaşatma Demeği idi.

1980’li yıllarda ise İnsan Hakları başlıklı yapıtlar yine ön plana çıkmaya başlamıştır.2 Bunda, 1982 Anayasası’nın ve onu izleyen yasaların Temel Hak ve Hürriyetler terminolojisinin içi boş bir kalıp haline gelmiş olmasının payı büyük olmalıdır. Şimdi bir kez daha, olması gerekeni ve evrenseli aramak kaygusu ağır basmaktadır. Olmayan ya da budanan temel hakların yaşatılması da sözkonusu olamayacağından, yeni durum dernek adlarının seçimine de yansımış gibidir; bu alanda mücadele veren örgütlerin en popülerinin adı bir kez daha İnsan Hakları Demeği’dir.

Kısacası, görülen odur ki, Anayasaların ve yasaların kıstığı hak ve özgürlükler ile, insanın insan olarak sahip olduğu varsayılan evrensel ve dokunulmaz hak ve özgürlükler arasındaki fark büyüdükçe, insan hakları eksenli terminoloji de ön plana çıkmaktadır. İşte, böyle bir ortamda yazılan bu kitapta da, evrensel ve çağdaş olana yönelme isteğiyle insan hakları deyimi öbürlerine tercih edilmiştir.

Açılması gereken ikinci düğüm şudur: neden insan hakları sorunları değil de insan hakları sorunu?
Hiç kuşku yok ki, Türkiye'nin ya da bir başka ülkenin insan hakları tablosu bir değil yüz, belki de binlerce sorundan örülüdür. Ama bu kitabın amacı bir sorunlar repertuarı yapmak değil, bunların başlıcalarından yola çıkıp bir bütüne ulaşmaya ve buradan geri dönerek bunları bir bütün içinde yeniden görebilmeye çalışmaktır. Doğaldır ki, bütünü görebilmek, parçaların ortaya konabilmesine bağlıdır ve burada bu belli ölçüler içinde yapılmaya çalışılmıştır. Ama kitapta sergilenen sorunlar, insan haklarının bütün kollarına ve derinliğine yayılmak şöyle dursun, ilgili bulundukları kalemleri bile örtebilmekten uzaktır. Yine de, bütünsel sistemin görülebilmesine yetecek anlamlı ve temsili sorunların sunulmasına özen gösterilmiştir.

Bu açıdan, çoğul takısı yerine tekil biçimin seçilmiş olması, konunun çapını küçültücü değil büyütücü bir anlam taşır, çünkü zor bir soyutlama ve sentez çabasını gerektirir. Bu amaç, Türkiye’nin insan hakları sorunsalı biçiminde de başlıklandırılabilirdi.
Sorun eksenli bir söylemin seçilmesinin kitabın amaç ve içeriğini bildiren bir başka yönü daha vardır. Burada, Türkiye’deki insan hakları hukuku, rejimi ya da tablosu değil, ihlâller olgusu, sistematiği ve bunun nedenleri araştırılacaktır. Sorun ya da sorunsal da bunlardan oluşan bir sentetik üründür. Bir başka deyişle, bu inceleme, Türk insan hakları hukukunun anatomisi, fizyolojisi ya da morfolojisiyle değil, patolojisiyle, yani sorunlu yüzüyle ilgilidir. Olumsuzu kendine konu seçtiği için de kısmidir, belki de bu anlamda tek boyutludur. Ama bu tek yanlılık içinde bile gerçeğe saygılı kalabilmek mümkündür, mümkün olabilmelidir.

Üçüncü soru şöyle ortaya konabilir: neden Türkiye’ de insan hakları sorunu değil de, Türkiye’nin insan hakları sorunu?
Burada da bir kez daha insan hakları kavramının evrensel niteliği ile ilgili bir tercih sözkonusudur. Bu, Türkiye’nin uluslararası sorumluluğunu ve özellikle Batıyla bütünleşme niyetini de hesaba katan bir yaklaşımdır. İnsan hakları sorunu yalnız Türkiye’de yaşanmış olmakla kalmamakta, uluslararası taahhütleri ve bağlı olduğu insancıl ve evrensel değerler sistemi açısından Türkiye’nin dünyaya karşı sorumluluğunu da vurgulamaktadır. Dolayısıyla ortada yalnız Türkiye’de yaşanan bir olay değil, aynı zamanda Türkiye’nin ya da Türkiye
Cumhuriyeti’nin sorumlu olduğu bir durum vardır.

Araştırmanın konusu ve amacıyla ilgili bu ön tanıtma, hangi yöntem (1er) le sorusuna verilebilecek cevaplan da azçok haber vermiş olmalıdır. Hiç kuşku yok ki böyle bir inceleme, hukuk kurallarını sadece Devletin kabul ettiklerinden ibaret sayan, insan haklarını tanımlama ve belirleme yetkisini yalnız Devlete tanıyan hukukî pozitivizm ya da devletçi pozitivizm3 yaklaşımlanyla yürütülemezdi. Böyle bir tutum, hukuku birtakım değerler sisteminden kopuk bir kurallar yığıntısı saymak ve her nasılsa konmuş bu kurallara teslim olmak olurdu. Böyle bir yaklaşımın hukukçuyu götüreceği nokta, «yasalarımız böyle!», devlet politikacısına söyleteceği söz de, «biz bize benzeriz!» den başkası olamaz.

Oysa hukukçunun hiçbir ülke ve dönemde vazgeçemeyeceği ödev, eleştirici bir bakışa sahip olmak, yasasıyla, anayasasıyla ve yargıcıyla, olan hukuku yargılamak ve sorgulamaktır. Yani. Sokrat’vari bir yasaya tapma değil, yazılı olmayan ve dolayısıyla silinmez yasalar adına haksız buyruk ve kurallara karşıkoyan Antigone tavnnı göstermek.
Olan hukuku yargılamak için kullanılabilecek ölçü ve değerler de o kadar korkulacak soyut ve metafizik varlıklar değildir. Karşılaştırmalı (mukayeseli) hukuk biliminin getirdikleri, uluslararası insan hakları standartları, antlaşma ve sözleşmelerden doğan yükümlülükler, gerçekten demokratik bir toplum (Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi) sayılabilmek için gerekli ortalamalar, vb; bütün bunlar yeteri kadar somut ölçülerdir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, uluslararası standartların saptanmasında, Türkiye’nin henüz onaylamadığı bazı uluslararası sözleşme ve antlaşmalardaki ölçüleri de hesaba katma zorunluluğu vardır: ölüm cezaları ile ilgili olarak Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan 6 No.’lu Protokol, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 87 sayılı Sözleşmesi gibi. Türkiye’nin bunları onaylamamış olması, bu metinlerin uluslararası standartları yansıtma özelliğini ortadan kaldırmaz; olsa olsa Türkiye’nin bu alanlarda bir taahhüde girmek istemediğini gösterir. Türk hukuk uygulamasının bu gibi evrensel ya da uluslarüstü ölçüler karşısındaki durumunun irdelenme sinde, onaylanmamış belgelere dayanılması son derece doğaldır.

Eleştirel ve karşılaştırmalı bir yaklaşım gereğine eklenecek nokta, hukukun değişik dallannı kucaklayan bir bakış açısına olan ihtiyaçtır. İnsan hakları yalnız anayasa hukukunun değil, uluslararası hukuk, idare ve ceza hukuku başta olmak üzere hukuk biliminin çeşitli dallarının konusuna girer. Özellikle de hukuk sosyolojisi ve hukuk felsefesi, dogmatik hukuk incelemelerinin götürebileceği kurulukları toplumsal ve eleştirel süzgeçleriyle yumuşatabilecek dallardır. Bu bakımdan, birçok hukuk dalına yayılan, dallararası (interdisciplinaire) bir yaklaşımı deneme gereği apaçık ortadadır.

Hatta bunu yalnız hukuk bilimi çerçevesi içinde tutmamak, hukuk ötesi alanlara da yaymak gerekirdi. Çünkü, insan hakları sorunsalı, hukuk-ötesi birçok etken tarafından da belirlenir. Ülkenin genel gelişme düzeyi, eğitim durumu, yurttaşlık bilinci, zihniyetler, hâkim ideoloji, tarihsel mirasların niteliği, siyasal yapılar, uluslararası ya da ulus-ötesi politik etkiler, ekonomi politikaları gibi unsurlar bir ülkenin insan hakları haritasını ve performansını belirleyen etkenlerdir. Eğer bir insan hakları biliminden sözetmek yerindeyse, bunun bir bütün oluşturduğunu ve insan bilimlerinin tümüyle içiçe geçtiğini kabul etme zorunluluğu da vardır4 Bu da, insan hakları incelemelerinin, konuyla ilgili bütün bilim dallarının ışığına muhtaç bir imece çalışması karakterini ortaya koyar.

Ne var ki bu kitap ve yazarı, şimdilik, insan hakları sorununa, yalnız hukukî değil, sosyolojik, felsefi, ekonomik, kültürel, vb. boyutlarıyla yaklaşacak bilimlerarası çalışmalara duyulan ihtiyacın altını çizmekle yetinme durumundadır. Kitap bu biçimiyle, sadece hukuk biliminin birtakım dalları arasında dolaşan bir denemeden başka bir şey değildir.
Kitabın içeriği hakkında biraz daha somut bilgiler vermek için, Türkiye’nin insan hakları sorununun:
1) Bütün hak ve özgürlükler açısından değil, seçilmiş bazı kategoriler çerçevesinde,
2) Toplumun özel kesimleri (kadınlar, çocuklar, azınlıklar, tutuklu ve mahkûmlar, memur ve askerler, vb.) açısından değil, genel olarak,
3) Esas olarak Devletten gelen ihlâller üzerinde yoğunlaşarak, ama zaman zaman toplumdan ve bireylerden gelen müdahaleler de gözönüne alınarak,
4) Askeri yönetim ve olağanüstü yönetim (sıkıyönetim, olağanüstü hal) dönemlerinden çok, sivil ve olağan dönemler (özellikle 1983 sonrası) açısından inceleneceği söylenmelidir.

Birinci Bölüm, sorunların anlaşılmasına yarayacak ve yetecek ölçüde verinin dökümüne ayrılmıştır. Burada, günlük yaşamdaki ihlâllerin tablosu çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bu konudaki gerçek, somut yaşamdan başka yerde aranamayacağına göre, burada kullanılan malzeme de daha çok olay ve haber niteliklidir ve basın kaynaklıdır. Ama her sorunun, yasal ve yargısal bağlantılarının gösterilmesine de dikkat edilmiştir.
İkinci Bölüm, eğer birincisi bir fotoğraf çekme idiyse, bir röntgen filmi çekme ve bunu okuma çabasına denk düşecektir. Amaç, ilk bölümde sergilenen ihlâllerin arkasında, yatan sistematiği, hastalığın hukuk sisteminden üreyen yönlerini araştırmaktır.

1 Bkz. J, - M. Becet - D. Colard, Les droits de l’homme (I). Economies, Paris 1982, p. 8-9.
2 Örnek olarak : M. Kapani, İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları, Bilgi yay., Ankara 1987; G. Dinç, İnsan Haklarına Uzanmak, Say yay., İstanbul 1986; E. Tuşalp, İnsan Hakları Dosyası, Tekin yay., İstanbul 1985, H. Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, işaret yay., İstanbul 1988.
3 Y. Madiot, Droits de l’homme et libertés publiques, Masson, Paris 1976, p. 24.
4 1- Becet - D. Colard, Les droits de l’homme, p. 11-12.



Birinci Bölüm
İhlallerin Boyutları

Bu bölümde, esas olarak 1980 sonrası Türkiye’sinde insan hakları ihlâlleriyle ilgili birtakım tipik uygulamalara yer verilecektir. Bunlar, askerî rejim dönemini de kısmen içermekle birlikte daha çok sivil yönetim dönemiyle ilgilidir, 1983’den sonraki «normal» düzenden alınmış bulgulardır.
Örnekler, belli hak ve özgürlük demetlerinde toplanarak verilmiş, olmakla birlikte, bu döküm her bir hak ya da özgürlük için eksiksiz bir envanter anlamına gelmez, sadece birtakım karakteristik ve temsil değeri yüksek verilerin toparlanması çabasını ifade eder.

Bu döküm; bireysel niteliği ağır basan hak ve özgürlüklerle başlamakta (kişi dokunulmazlığı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, din ve inanç, düşünce, basın, bilim ve sanat özgürlükleri), kollektif karakterlilerle ilerlemekte (dernek, toplantı ve gösteri yürüyüşü, sendika ve grev, siyasal örgütlenme hak ve özgürlükleri), bunların yargısal güvencesiyle (hak arama özgürlüğü) bitmektedir.

Bölüm’ün sonunda, Türkiye’nin insan hakları tablosunu batı demokrasisi standartlarıyla karşılaştıran bir sentez denemesi yer almaktadır.

.....




Fondation-Institut kurde de Paris © 2020
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues