La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Diasporada Türk-Kürt Sorunu


Auteur :
Éditeur : İletişim Date & Lieu : 2013, İstanbul
Préface : Pages : 422
Traduction : ISBN : 13: 978-975-05-1363-3
Langue : TurcFormat : 130x190 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Bas. Dia. N° 2287Thème : Sociologie

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Diasporada Türk-Kürt Sorunu

Diasporada Türk-Kürt Sorunu

Bahar Başer


İletişim


Avrupa’da yaşayan geniş Kürt ve Türk toplulukları, Kürt-Türk meselesini orada da yaşatıyorlar.
Sadece Türkiye’deki meselenin bir uzantısı değil ama bu; Avrupa’daki Türk-Kürt “olayının” kendine özgü bir dinamiği de var. Hem yaşadıkları toplumları etkileyen hem de Türkiye’deki sürece müdahalede bulunan bir dinamik... Bahar Başer, ayrıntılı gözlemlere dayanan çalışmasında, İsveç ve Almanya’da Türk-Kürt çatışmasının ve ilişkilerinin nasıl yaşandığını, Türk ve Kürt toplumlarmm kendilerini nasıl inşa ettiklerini inceliyor. Diasporada Türk-Kürt Sorunu, aynı zamanda genel olarak göç olgusuyla ilgili, Güneyli/Doğulu göçmen topluluklarıyla ve göçmen alan Kuzey/Batı ülkeleriyle ilgili ufuk genişletici bir kitap. Ayrıca, çok zaman “tekinsiz” bir çağrışım yüklenen diaspora kavramının boyutlarını kavramayı sağlayan bir kitap.


Bahar Başer 1983 yılında Bolu’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkiler Bölümünden mezun olduktan sonra İsveç-Uppsala Üniversitesi'nde yüksek lisans, Italya-Floransa'da doktora yaptı. Almanya’da Humboldt Üniversitesinde, İsveç’te Linköping Üniversitesinde ve Portekiz'de Instituto de Ciencias Sociais'te ziyaretçi araştırma görevlisi olarak görev yaptıktan sonra, etnik çatışmalar ve şiddet konulu dersler verdiği Warwick Üniversitesinde çalışmaya başladı. Karabağ sorununu ele aldığı Third Party Mediatiotı in Nagomo Karabekh adlı kitabı 2008 yılında yayımlandı.


ÖNSÖZ
Bahar Başer ve Türk ve Kürt Diasporaları

Martin Van Bruinessen

Bahar Başer, Batı Avrupa’da Türk ve Kürt diasporalarının ortaya çıkışı ve ikinci kuşak Türk ve Kürt gençleri arasındaki gerginlikler hakkında çok ilgi çekici bir çalışmaya imza attı. Özellikle, Türkiye’den çok sayıda göçmen barındıran Almanya, genç Türkler ve Kürtler arasında şiddetli çatışmalara sahne oldu ve Almanya kadar olmasa da, diğer Batı Avrupa ülkeleri de benzer çatışmalara tanıklık etti. Avrupalı politikacılar, iki grup arasındaki gerginlikten her zaman “ithal edilmiş gerginlik” olarak bahsediyor ve göçmenleri, etnik çatışmalarını anavatanlarında bırakmaları konusunda zorluyorlardı. Bahar Başer, bu çatışmaları “ithal edilmiş çatışma” olarak görmenin meseleyi fazla basitleştirdiğini göstermektedir. Çatışmalara katılan genç erkek ve kadınların, anavatanları (aslında daha çok ebeveynlerinin anavatanı) ile aralarında güçlü bir bağ kurduklarını hissettikleri bir gerçek ama aynı zamanda bu gençler Avrupalı ve onların öfkeleri ve aktivizmleri ev sahibi ülkelerde karşılaştıkları şartlara cevap niteliği taşıyor. İsveç ve Almanya karşılaştırması, Kürt ve Türk aktivizmlerinin doğaları gereği iki ülkede birbirinden çok farklı olduğunu açıkça ortaya koyar ve Başer, bunun göçmen nüfusunun kompozisyonu ve özellikle hükümetlerin farklı politikalarıyla ilgili olduğunu söyler. Göçmenlere karşı çok hoşgörülü davranan, hem Türklerin hem de Kürtlerin kültürlerini geliştirmeleri için çokkültürlü politikalar sağlayan ama onların yaptıkları her şeyi “İsveçli gibi yapmalarını" isteyen İsveç’te, Türkler ve Kürtler arasında gerginlikler çıksa da açık bir çatışma ortamı yaşanmamıştır. Almanya’da tamamen farklı olarak, Türkler ve Kürtler eşit kabul edilmediklerini hissediyor; Türkler, hükümetin Kürt aktivistlere karşı fazlaca hoşgörülü olduğunu düşünürken, Kürtler de hükümetin Türk devletinin uzantısı gibi hareket etliğini ve onları Türk olarak gördüğünü hissediyordu. Birinci kuşak göçmen işçiler, pek politize değillerdi; ama Almanya’da yer edinmek için mücadele eden, etnik kimliğini keşfetmiş bir ikinci kuşak vardı.
Kürt meselesi sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da bir sorunu hâline gelmiştir. Bu, sadece çatışmanın Avrupa topraklarında da olması bakımından değil, aynı zamanda Avrupa’da yetişen ve düşünceleri Avrupa’da şekillenen insanları da içermesi bakımından böyledir ve çatışma, onların yaşadıkları toplumun şartlarına cevapları niteliğindedir. Kültürel olarak topluma yabancı göçmenler, Avrupa’da gönüllü yaşayanlar ya da sürgünde olanlar, anavatanda bıraktıkları akrabalanndan çok, sıklıkla kimlikleri ile ilgili sorularla karşılaşırlar. Göçmenlerin Batı Avrupa’da yetişen çocukları, toplumun çoğunluğuyla ve diğer göçmenlerle karşılaşarak kimliklerini keşfederler ya da seçerler ve kimlikleri için eşit haklar talep ederler. Bazıları İslam’ı birincil kimlik olarak tercih edip diğer dinlerle aynı hakları talep ederken; diğerleri ayrancılığa karşı bir tutum olarak Türkiye ve Türklük ile daha güçlü bir kimliği tercih etti. Kürtler ve Aleviler kendilerinin adına Türklerin ve Sünni Müslümanların konuşmalarını ve hak talep etmelerini istemediler; Kürtlerin, Kürtçe değil de Türkçe öğrenme veya Alevi çocuklannın kendi dinî geleneklerini değil de Sünni İslam’ı öğrenme hakkını talep etmeleri için bir neden yoktu. Elbette, insanlar kendi dinî ve etnik kimlikleri adına daha fazla kaygılandıkça, aynı zamanda Türkiye’de olup bitenlere daha fazla dikkat etmeye başladılar, ancak kimlik çatışmaları Avrupa’daki yaşam koşullanndan olduğu kadar Türkiye’deki siyasi çatışmalardan da kaynaklanmaktaydı.
Türkiye’den Batı Avrupa’ya göç edenlerin sayısı öylesine fazla ve nispeten refah içindeler ki Türkiye’deki siyasi hareket için büyük bir finans kaynağı ve takviye hâline geldiler. Çeşitli siyasi hareketler, Avrupa’daki sempatizanları arasından para topladı, ama Milli Görüş, Gülen Hareketi ve PKK, Avrupalı sürgünler tarafından sağlanan imkânları seferberlik yaratma, çekirdek kadronun eğitimi, basın yayın, dayanışma ve etkinlik düzenleme bakımından daha etkili kullandı. Bütün etkinlikler sadece Türkiye’deki etkinliklerin bir yan ürünü ya da uzantısı değildir, Türkiye’deki siyasi süreci etkileyebilecek olan aktivitelerin önemi, gün geçtikçe artmaktadır. Bahar Başer’in İsveç ve Almanya’daki genç Türk ve Kürtler ile ilgili çalışması sadece Batı Avrupa’daki göçmen grupların dinamiğini anlamak bakımından değil; aynı zamanda Türkiye ve Ortadoğu’daki Kürt sorununun karmaşıklığını anlamak bakımından da önemlidir.
Batı Avrupa’daki Kürt diasporası, Türkiye’nin, bir Kürt gerçekliğinin olduğunu ve bu gerçekliğin sadece terör ve ekonomik gelişme ile açıklanamayacağını anlamasında büyük rol oynadı. Türkiye Kürtleri, uzun süredir milli kimliklerini geliştirmelerini sağlayacak ulus-devlet kurumlarından yoksundular: anadilde eğitim, yazılı ve elektronik medya, parlamento ve diğer temsilci konseyler, milli kütüphaneler, anadil ve tarih enstitüleri... Ancak Kürtler, bu gibi kuruluşları Avrupa’da kurabilmişler ve böylece Kürt kimliğinin kültürel ve entelektüel temellerini güçlendirmişlerdir. Avrupa’daki Kürtler zaman içinde, Avrupa insan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Parlamentosu’ndan uluslararası sivil toplum kuruluşları ve çeşitli ulusal parlamentolara kadar, Türkiye üzerinde Avrupa’nın çeşitli kanalları aracılığıyla baskı kuran güçlü lobiler oluşturmuşlardır.
Kürt diasporasının oluşumu, geçmiş yılların en önemli gelişmelerinden biridir. 1970’lerde Kürt sorunu ile ilgilenmeye başladığımda, Batı Avrupa’da hiç Kürt yoktu ya da varsa bile görünür değillerdi. O zamanlar aslında Avrupa’nın dört bir yanında onlarca Kürt’ün öğrenim görmekte olduğunu çok sonra öğrendim - İran’dan, Irak’tan, Türkiye’den, Suriye’den gelmekteydiler, çoğunun ailesi ekonomik ve siyasi açıdan ayrıcalıklıydı ve Avrupa’daki öğrencilerin hâlâ var olan iki Kürt öğrenci birliği mevcuttu. Bu öğrencilerden bir kısmı ve genç mezunlar Kürt siyasetinde de etkili oluyorlardı: İsmet Şerif Vanlı, Jemal Nebez, Kamal Fuad, Majeed Jafar ve Abdurrahman Ghassemlou sadece tezler ve akademik kitaplar yazmadılar, Kürdistan siyasetinde ve Avrupa’daki Kürtler arasında öncü rol oynadılar.
Öğrencilerin yanı sıra, göçmen işçi olarak gelen Kürtler de vardı ama onlar daha da görünmezlerdi. Türkiye’de istihdam edildikleri için genel olarak Türk olduklarına inanılıyordu. 1960’larda işçi istihdamı başladı ve 1970’te Batı Avrupa’da, özellikle Almanya’da, yüz binlerce Türk “misafir işçi” vardı. Bazı Kürt öğrenciler işçilerle iletişime geçme girişiminde bulundu ama o dönemde bunda çok başarılı olamadılar. Bu öğrencilerin siyasi hırsları vardı; ama işçiler Kürdistan hayali için değil, para kazanmak ve hayat şartlarını iyileştirmek için Avrupa’daydı. Birçoğu, eğer kendilerini Kürt olarak gösterirse Türkiye’ye döndüklerinde karşılaşacakları olası tepkiden korktu ve doğal olarak Avrupa devletlerinin kendilerini Türklerle birlikte sınıflandırmasını kabullendi.
1970’lerde, bazı dramatik olaylar oldu: Çok sayıda Kürt siyasi sığınmacı Batı Avrupa’ya sürüklendi. 1975’te, Molla Mustafa Barzani’nin Irak Kürdistanı’ndaki son büyük isyanı, Şah, Saddam Hüseyin ile barış ilan edince başarısız oldu; 50.000’den fazla insan İran’a kaçtı ve bazıları daha sonra rotalarını Avrupa’ya çevirdi. 1970’lerin ikinci yarısında Türkiye, gittikçe artan bir kutuplaşmaya ve siyasi şiddete sahne oldu, -Güneydoğu Anadolu’daki sıkıyönetim ve 1980 Askerî Darbesi- çok sayıda entelektüel ve aktivist baskıdan kaçtı ve kendilerini Avrupa’da buldular. Şah’ın kaçışı ve Humeyni’nin ulusal lider olarak 1979’daki geri dönüşü ile son bulan İran Devrimi, Kürtler’in otonomi talebi ve pek çok kişinin Irak’tan, Türkiye’den ve tabii Avrupa’dan kaçmalarına neden olan silahlı mücadeleyi uyandırdı. 1980’lerin ortalarından itibaren, Batı Avrupa’da Kürdistan’ın bütün parçalarından gelmiş iyi eğitimli birçok siyasi sığınmacı vardı.
Benim ülkem, Hollanda, 1975’te çok sayıda Iraklı Kürt siyasiye sığınma hakkı tanıdı ve 1976’da üniversiteye girmelerine izin verdi. Onlar, Hollanda’da Türk göçmen işçilerin arasında Kürtlerin olduğunun farkındaydı ve onları seferber etmek ve politikleştirmek için çaba sarf ettiler ama çok başarılı olamadılar. Takip eden yıllarda Türkiye’den ve İran’daki devrimden sonra İran’dan gelen Kürt sığınmacılarla işbirliği yapmakta daha başarılıydılar. Onların, Hollanda’daki ilk Newroz kutlamalarını organize eden; festivalde Kürdistan’ın bütün parçalarındaki Kürtleri, Kürt müziği, Kürt dansı, Kürt yemekleri ile Kürtçe ve Hollandaca kültürel ve politik konuşmalar yaparak, Kürt mücadelesini sembolize eden küçük bir tiyatro oyunu ile bir araya getirmeye çalışan Irak Kürtleri olduğuna inanıyorum. Newroz, gittikçe Kürdistan’ın her bir bölgesinden, farklı sınıf ve eğitim düzeylerinden Kürtlerin, neneleri ve küçük çocukları da dahil olmak üzere bütün aileleriyle kutladığı önemli etkinliklerden biri olmuştur. Kürtler, daha önce olmayan bir toplumsal bilinç oluşturdular; Kürt kimliğini böyle çeşitli grupların kutlaması, anavatanlarında bile yoktu. (Bu uzun sürmedi; bir süre sonra, Irak Kürtleri iki gruba ayrıldılar, rakip partilerle ittifak kurdular ve nihayetinde Nevvroz’u birlikte kutlayamaz hâle geldiler. İran Kürtleri ortak yapıları kutlamalara gelmemeye başladılar ve Türkiye Kürtleri kendilerini farklı bir grup olarak buldular, her birinin kutlayışı kendineydi. PKK sempatizanları, en çok Türkiye Kürtlerinin katıldığı ancak nispeten daha az Irak ve İran Kürtlerinin de katıldığı şimdiye kadarki en büyük Newroz kutlamalarını organize etmişlerdi.)
İsveç, Kürtlerin göç tarihi ve diaspora aktivizminde çok özel bir ülkedir. İsveç, Almanya veya Hollanda’ya göre Türkiye’den daha küçük bir işçi nüfusuna sahipti, ancak sığınmacılara karşı özellikle oldukça hoşgörülü ve cömertti. Türkiye’de 1970’lerde görülmeye başlanan Kürt gazetelerinde yazan genç entelektüellerin çoğu, fiziksel tehdide maruz kalmaları ve yazıları yüzünden yasal takibe alınmaları nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalarak İsveç’e sığındılar. (Bunların çoğu ilk olarak İran, Irak ve Suriye’nin Kürt bölgelerinde güvenliklerini sağlamaya çalışmışlardır.) Bu kitapta Bahar Başer tarafından tartışılan İsveç’in çokkültürlü politikaları, genç yazarlara hem Kürtçe yazma ve yayınlama hem de yükseköğrenimlerini sürdürmeleri imkânını sağladı. Bu yazarlardan bazıları Türkiye’de yaşarken Kürtçe yazmaya başlamıştı ama Türkçe hâlâ en iyi bildikleri dildi. Ne var ki İsveç’te, bundan böyle Türkçe yerine Kürtçe yazmaya, konuşmaya ve düşünmeye karar verdiler. Mehmet Uzun, Rohat Alakom, Malmisanij, Fırat Cewerl, Murad Ciwan, Zeynelabidin Zınar, Arif Zerevan ve bu kuşaktan diğerleri elbirliği ile emek vererek Kürtçe’yi medeniyet dili olarak canlandırdılar.
Diğer Avrupa ülkelerinin aksine, İsveç’teki Kürtler, Kürtçeyi sadece evlerinde değil, kamusal alanda da kullanmaya başladılar. Diğer ülkelerdeki Kürtler, İsveç’te olağanüstü bir şeyler olduğunun farkındaydı; insanların İsveç’teki Kürtlerin şivesinden saygıyla bahsettiklerini duydum. Türkiye’de Kürtçe yayın yasağı 1991’de kaldırıldıktan sonra, önceleri İsveç’te basılan birçok kitap Türkiye’de tekrar basıldı ve gazetelerden bazıları İstanbul ve Ankara’ya taşınarak çok sayıda okuyucuya ulaştı. Bu durum diasporamn anavatanı nasıl etkilediğinin çarpıcı bir örneğidir.
Newroz kutlamaları üzerine genel gözlemler ve Kürt yayınları, Avrupa’daki Kürt göçmenlerin kendilerini diaspora olarak nasıl örgütlediğinin örneklerini yansıtır. Diaspora terimi tüm göçmenler diaspora oluşturuyormuş gibi sıklıkla belirsiz ve geniş bir anlamda kullanılır ama sosyologlar bu terimin anavatandaki gündemleri referans alarak örgütlenen ve anavatana diaspora oluşturmak üzere dönme idealini besleyen grup ve çevrelerle sınırlandırmakta fayda görmüşlerdir. Bu bağlamda, ne bütün Kürtlerin Kürt diasporasına, ne de bütün Türklerin Türk diasporasına ait olduğu söylenebilir. Ev sahibi ülkeye tamamen entegrasyon ve asimilasyonu tercih edenler ve duygusal yönden anavatanlarına kendilerini adamamış olanlar, diasporanın bir parçası olamazlar. Diaspora bir anlamda seferber veya bilinçli kişilerden oluşur. Türkiye’den gelen “seferber olmuş” göçmenler de tek bir diaspora oluşturamazlar. Kürt ve Türk diasporası vardır -bir bakıma İkincisi ilkine karşı seferber olmuştur- ve belki ayrıca farklı ve ayrı bir Alevi ve Süryani diaspora- sından bahsedebiliriz.
Geçtiğimiz 20 yılda, diasporalara ve diğer ulus-ötesi fenomenlere yoğun bir akademik ilgi vardı ve kimlik politikaları, ayrılıkçı hareketler ve ulus-devletler için bu fenomenlerin önemi üzerine çok fazla tartışına oluyordu. Çalışması literatüre ilgi çekici katkılar sağlayan Bahar Başer, bu kitapta yeni literatür ve tartışmalar hakkında mükemmel bir bakış sunuyor. Başer’in, İsveç ve Almanya’daki Türk ve Kürt diasporaları karşılaştırması yerinde bir seçimdi; çünkü göçmen nüfusunun farklı tarih ve oluşumlara, hükümetlerinin de göçmenlere karşı birbirinden farklı politikalara sahip olduğu İsveç ve Almanya, Kürt diasporasının Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmelere en fazla etki ettiği iki ülke olmuştur. Bahar, bu iki ülkeye bakarak ve Türklerle olduğu kadar -hepsi bir şekilde “seferber olmuş”- Kürt gençleriyle de konuşarak, Avrupa’daki Kürt ve Türkler arasındaki ilişkilerin daha önceki araştırmalarda gördüğümüzden daha karmaşık bir tanımını ve analizini sunuyor. Kürt meselesini yalnız Türkiye’nin sorunu olarak değil, birçok aktörün dahil olduğu ve ulus-ötesi boyutta Kürtlerin konumu güçlendiren bir noktadan anlamak için Başer’in gözlemleri oldukça önemli.

Utrecht, E kim 2013
Çeviren Işıl Kurnaz

Sunuş

Lisedeyken elimden düşürmediğim Erol Anar kitaplarının birinde şöyle bir söz geçiyordu: “Kendimi uzaklarda buldum.” Sanırım benim için de öyle oldu. İsveç, hayatımın seyrini değiştiren ülkedir. Yirmi üç yaşımda yüksek lisansımı yapmaya gittiğim bu kuzey ülkesi, beni bambaşka bir insan yaptı. Güvenli kabuğumdan çıkıp yeni bir hayat kurmaya çalıştığım bu yerde, hem kendimi hem ülkemi yeniden tanıdım.
Kürtçeyi ilk defa bir Kızılırmak kasedinde Şivan Pervver’in “Desmal” şarkısıyla duymuştum. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yıllarım Kürtçeye ve Kürtlere değmeden geçti. Kürtlerle, Diaspora Kürtlerinin “İsveç Kürdistanı’nın başkenti” dedikleri Uppsala’da tanıştım. İki Kürt’ün Kürtçe konuşmalarını ilk defa orada duydum. Yine de kitabın temelini oluşturan doktora tezimi1 yazma sürecim ve Kürt meselesine ilgim çok sonralan başladı. Doktora tezimi yazarken tanıştığım Türkler ve Kürtler dahil birçok kişi “Neden bu konu?” diye sordu. Sahi neden bu konu? Tesadüfler beni bulunduğum konuma getirdi. İsveç’te Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri üzerinde çalışıyordum. Yüksek Lisansı tamamladığımda aldığım iş teklifiyle Uppsala Üniversitesi’nde ...

1 Bu kitap doktora tezimi temel alarak yazılmışsa da teze birebir bağlı kalmamıştır.




Fondation-Institut kurde de Paris © 2022
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues