La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan aşireti)


Éditeur : Yurt Date & Lieu : 1992, Ankara
Préface : İsmail Beşikçi MultimediaPages : 352
Traduction : ISBN :
Langue : TurcFormat : 145x214 mm
Code FIKP : Liv. Tr. 2540Thème : Sociologie

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan aşireti)

GirişDoğu’da değişim ve yapısal sorunlar
(Göçebe Alikan aşireti)

Türkiye'de kamu hizmetlerinin dağılışını gösteren bir haritaya baktığımız zaman sosyal adalet dengesinin Doğu Anadolu aleyhine bozulduğunu kolayca görüyoruz. Gerek nüfus yoğunluğu, gerek milli gelirin dağılışı, gerekse yol, su, elektrik, eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerinin dağılışında bu dengesizliği görmek kolaydır. ...

 


25 Yıl Sonra İkinci Yayınlanışa
ÖNSÖZ

Bu çalışma, 1960'lı yılların ortalarında doktora tezi olarak hazırlanmıştır. 1967 yılında, Prof. Dr. İbrahim Yasa, Prof. Dr. Mübeccel Kıray, Prof. Fehmi Yavuz'dan oluşan jüri tarafından kabul edilmiştir.

İnsanlar yaşamları boyunca çeşitli toplumsal olaylarla karşılaşıyorlar, yine bu süreçte, pek çok insanla, çeşitli konular etrafında konuşuyor, tartışıyorlar. Bu konuşmalar ve tartışmalar kişinin düşünce yapısını, bilgi birikimini, tavır ve davranışını kuşkusuz etkiliyor. Fakat insanların, bunun ayrıntılı bir dökümünü yapmaları oldukça güçtür. Kimden ne öğrendi, kimin hangi düşüncelerinden, hangi tutumlarından nasıl etkilendi... gibi soruların cevaplarının aranması çok zor, kanımca böyle bir dökümün yapılması gerekli de değil. Herhangi bir konuşma, herhangi bir tartışma kişinin ufkunu açabiliyor, olaylara bakış tarzında değişiklikler yapabiliyor. Bu tartışmalar, kişinin, olayların değişik boyutlarını algılamasını, olaylar ve olgusal süreçler hakkında yeni ilişkiler kurmasını sağlayabiliyor. Fakat bunlar bir birikimdir. Bu birikim de zaman içinde ve çeşitli mekanlarda oluşur.

Prof. Dr. İbrahim Yasa'yı, Prof Dr. Mübeccel Kıray'ı, rahmetli Prof. Fehmi Yavuz'u yakından tanıyorum. Kendileriyle, pek çok konuda, pek çok kez konuşma ve tartışma olanağı buldum. Çalışmalarını, yöntemlerini yakından izledim. Kendileriyle, hoca-öğrenci ilişkilerinden sonra, aynı kürsüde çalışma olanağı da buldum. Zaten kendileri doktora teziyle de yakından ilgilenmişlerdir. Saygıdeğer kişilerdir, saygıdeğer bilim adamlarıdır. Öte yandan doktora derecesi, kanımca, bilimde elde edilebilecek en yüksek derecedir. Doçentlik, profesörlük gibi dereceler, bilimde bir derece daha yükselmeyi değil, meslekteki kıdemi gösterirler.

Bu saygı değer profesörleri bir kere daha anarak, bugün bu doktora tezindeki düşüncelere hiç katılmadığımı vurgulama gereğini duyuyorum. Tezin daha başında, bilimsel olmayan bir şekilde, "Kavramlar, Varsayımlar ve Teorik Model" kuruluyor. "Araştırmada Etnik Bir Sorun Ele Alınmamıştır" başlığı altında şunlar söyleniyor:

"Bu incelemede Kürt-Türk gibi etnik köklü olan birtakım siyasal ve ideolojik tartışmalara hiçbir zaman yer verilmemiş, bu ayrılıklara değinilmemiştir. Zaten Kürtlerin aslının Türk olduğunu, tarihin derinliklerine inildiği zaman Kürt diye bir kavmin mevcut olmadığını, Kürtlerin şu veya bu şekilde Türklerden ayrılarak çeşitli etkiler altında farklı bir kültür ortamı geliştirdiklerini ileri süren teoriler ve bu teorilerin esaslı surette isbatı bu incelemenin hareket noktasında herhangi bir değişiklik meydana getirmeyecektir. Konu yalnız sosyal yapı, sosyal organizasyon, sosyal değişme çerçevesi içinde ele alınacak, ancak, konunun gerektirdiği ölçüde. grubun tarihi, dili, uzak ilişkiler alanı vs. üzerinde durulacak, yani toprak-insan ve iş gücü ilişkileri çözümlenecektir. 0 halde bu incelemenin Kürt meselesi, Kürtlerin tarihi, Kürtçe, 'Türkmenlerin Kürtleşmesi' olayı gibi konularla uzak, yakın hiçbir ilgisi yoktur. Kürt aşireti deyimi sırf araştırmanın yerini ve araştırmaya konu olan insanları daha kolay belirtmek amacı ile kullanılmıştır."

Bunlar, aslında, içeriği olmayan yuvarlak sözlerdir. Yuvarlak sözler ise bir bilinmeyenin gizlenmesi, çarpıtılması, yok sayılması amacıyla söylenmiş bir çeşit yalandır. Sonuçta, toplumun somut , gerçeklerini gizleyen varsayımlar kuruluyor. Göçebe Kürt aşiretlerinin toplumsal organizasyonu inceleme çabası içinde olan bir çalışmada, "... Bu incelemede Kürt-Türk gibi etnik köklü birtakım siyasal ve ideolojik tartışmalara hiçbir zaman yer verilmemiş, bu ayrılıklara değinilmemiştir" demek, zaten bilinmesi hiç istenmeyen bir konuyu gizlemek, çarpıtmak, yok saymak anlamına gelmektedir. Böyle bir konunun bilinmesini hiç istemeyen güç, kurum, elbette resmi ideolojidir. Resmi ideolojinin özgür görüşmeleri ve tartışmaları engelleyen önemli bir kurum olduğu bilinmektedir. Resmi ideoloji çerçevesinde konuşmak ve tartışmak ise beyin yıkamadan başka bir şey değildir... 1960'11 yılları düşünelim. Kürt, Kürdistan gibi sözcüklerin kullanılması yasak. Ancak "Doğu", "Doğu Anadolu", "Doğu halkı" gibi sözcükler kullanılabiliyor. "Doğu sorunu" kavramı bile rahat bir şekilde kullanılamıyor. Böyle bir ortamda, "Kürt-Türk" gibi ayrılıklara dokunulmadığının vurgulanması, "Kürtlerin zaten Türk olabileceği"nin söylenmesi, ancak resmi ideolojinin doğrulanması çabası olabilir.

"Göçebe Alikan Aşiretl" çalışmasına genel olarak böyle bir yaklaşım egemendir. "Askere gitmek, adam olmak", "Türkçe konuşmak", "Türkçe radyo dinlemek", "Türkçe okuma-yazma bilmek"... gibi konularda hep resmi ideolojinin bu yaklaşımına uygun düşünce ve davranış sergilendiği ortaya çıkmaktadır. Halbuki, Kürtçe konuşmanın, Kürtçe yazmanın yasaklandığı, yasakların cezai yaptırımlarla teminat altına alındığı bir yerde, aşiret mensupları tarafından "Türkçe"nin vurgulanmasına hiç kuşku duyulmaması, bilim yöntemiyle uyarlı bir davranış değildir. Sosyal yapıdan, sosyal değişmeden vs. söz ediliyor, fakat toplum üzerinde her zaman varlığını hissettiren yasaklar görmezden geliniyor. Böylece resmi ideolojinin kabulleri, üstü örtük direktifleri benimsenmiş oluyor. Halbuki, bu yasaklar, hem toplumsal yapıyı, hem toplumsal değişmeyi çok yakından ilgilendirmektedir, etkilemektedir. Bu yönüyle resmi ideoloji önemli bir beyin yıkama yöntemidir.

"Kuşku duymamak" olayını seçilen ve kullanılan yayınlarda da görmek mümkündür. Örneğin Şerif Fırat'ın "Doğu illeri ve Varto Tarihi" isimli kitabı, Kürt aşiretlerine karşı Türk devlet politikalarının haklılığını göstermek yönünde kullanılabilmiş... Bu kitabın, Kürtlerin Türklüğünü ispatlamak amacıyla yazıldığı üzerinde hiç durulmamış. Buna benzer daha pek çok yayın var.

Bilimsel çalışma her şeyden önce, doğru soru sormakla başlar. Doğru soru sormanın vazgeçilmez özelliğiyse en temelde duran özelliğiyse kuşkuculuktur. işte yuvarlak sözler söylemek doğru soru sormayı engelleyen çok önemli bir hastalık olarak beliriyor. Toplumsal yapıdan, toplumsal değişmeden vs. söz ediyorsunuz, fakat bu yapıyı ve değişmeyi yakından etkileyen, bazen değişmede belirleyici bir güç olabilen yasakları yok sayıyorsunuz. Yasakların siyasal ve ideolojik anlamını, neden konulduklarını, amaçlarını vs. anlama çabası içinde olmuyorsunuz.

Burada şu hususu belirmede yarar vardır. 1960'lı yıllarda, sorunu ancak bu kadar algılayabiliyoruz, bu kadar kavrayabiliyoruz. Sorun, algılanabildiği, kavrananılabildiği kadar aksettirilmiş... Bu algılamanın ve kavramanın çok bulanık olduğu besbellidir. Acaba, yanlış algılamada ve yanlış kavramada resmi ideolojinin baskısının rolü yok mudur?
Bana en çok sorulan sorulardan biri, "Kürt sorunu ile ilgilenmeniz nasıl oldu? Ne zaman oldu, ne zamandan beri bu sorunla ilgileniyorsunuz?" şeklinde olmaktadır. Kürt sorunuyla ilgilenme elbette bilimsel bir heyecanla ilgili, dünyayı, toplumu anlama ve kavrama çabasıyla ilgili. Fakat bu ilginin nasıl başladığını, zaman içinde nasıl geliştiğini göstermek aslında çok zor. Kısaca şunu söylüyordum: "İlk defa 1961 yılında, yaz aylarında, "Tahsil İçi Staj" döneminde Kürtlerle karşılaştım. Elazığ, Keban, Karakoçan, Palu, Maden ilçeleri... Köylülerle ancak tercüman aracılığıyla konuşabilen kaymakamlar... Fakat üniversitede, Kürtlerin varlığı inkar ediliyordu, Kürtçe diye bir dilin olmadığı söyleniyordu. Kürtlerin aslının Türk, Kürtçe'nin aslının da Türkçe olduğu, Kürtçe'nin Türkçe'nin bir şivesi olduğu söyleniyordu. Halbuki ben Elazığ'da çeşitli ilçelerde, böyle bir toplumsal ve kültürel bir olguyla karşılaşmıştım. Farklı bir dil, farklı bir kültür... Somut gerçeklerle üniversitenin ve basının tutumları birbirleriyle çelişiyordu, bu bende önemli bir kuşkunun doğmasına ve gelişmesine neden oldu. Bu konuda, daha sonra daha etraflı incelemeler yapma gereği duydum..." Değerli yazar Av. Ali Yıldırım, 1960'lı yılların ortalanndaki yazıları, özellikle "Göçebe Alikan Aşireti"ni incelediğini, aslında durumun anlatıldığı gibi olmadığını, örneğin "Göçebe Alikan Aşireti" adlı incelemede resmi ideolojinin etkilerinin çok ağır bastığını söyledi. Bu eleştiriden sonra, çalışmayı tekrar gözden geçirdim. Ali arkadaşımız haklı. Şöyle söylemek daha doğru kanısındayım: 1960'lı yıllarda sorunu ancak bu kadar algılayabiliyoruz ve kavrayabiliyoruz, resmi ideolojinin etkileri de büyük. örneğin bana sık sık, "Bu çok tehlikeli bir konu, bu konuyla uğraşma..." denirdi. Bu uyarıların etkisiz kalmadığı anlaşılıyor. Aslında bu iki süreç aynı şey. Bir madalyonun iki yüzü gibi. Resmi ideoloji sorunun doğru dürüst bir şekilde algılanmasını ve kavranılmasını engelliyor.
Şimdiki algılayışımız ve kavrayışımız elbette çok değişik.

"Göçebe Alikan aşireti" kitabında "Din ve dünya görüşü" bölümünde ve kitabın sonunda yer alan, "Örnek olay 9 Yeni bir. kültür unsurunun ilk etkileri" bölümünde önemli bir olgudan söz edilmektedir: Biraz da zor kullanılarak göçebe Kürt çocuklarının ailelerinden kopartılması ve Ahlat Bölge Yatılı İlkokulu'na kaydedilmesi...

Kürtçe eğitimin ve öğretimin yasaklandığı bir yerde çocukların ailelerinden zorla kopartılarak, Bölge yatılı ilkokulu'na kaydettirilmesi, çocuğun ailesiyle bağının tamamen kesilmeye çalışılması ne anlama gelmektedir? Bu, devletin asimilasyon politikalarına hizmetten başka bir şey değildir. Şimdi, bunun bir "işgüzarlık" olduğunu düşünüyorum. İnceleme ve araştırma sürecinde gösterilmemesi gereken bir çaba, gereksiz bir çaba, ahlaki de değil...

"Göçebe Alikan aşireti" incelemesi sırasında katılarak yapılan gözlemin bazı yönleri eleştirilmiştir. Örneğin "Örnek olay 12 Göçebe ahlakının temelinde cesaret ve şeref kavramları yatar." Prof. Dr. Bozkurt Güvenç katılan gözlemin bu boyutlarını eleştirmiştir. (İnsan ve kültür, antropolojiye giriş, Türk Siyasal Bilimler Derneği Yayını, Ankara 1972, s. 368-369; Etnolojik ve Sosyal Antropolojik Araştırmalar, Türkiye'de Sosyal Araştırmaların Gelişmesi kitabı içinde, Hacettepe Üniversitesi Yayını, Ankara 1971, s. 102-103.)

Katılan gözlemin bu boyutlarını eleştirenler, Kürt Çocuklarının ailelerinden zorla kopartılarak Bölge Yatılı İlkokulu'na kaydedilmele¬ri konusunda herhangi bir eleştiride bulunmamışlardır. Bu konu üzerinde, de durmak gerekir...

***

"Göçebe Alikan aşireti"nin yeni baskısında Yurt kitap-yayın'ın çok büyük katkısı oldu. 1970'den önce yayınlanan kitapların çok büyük maddi yanlışları olduğunu biliyordum. Satır düşmeleri, sözcük hataları, paragraf başlıklarının doğru yerleştirilmemiş olması, dipnotlarının düşmesi vs. Bunlar "yüzlerce" sözcükleriyle ifade edilebilirdi. Yeni baskıları yaparken gördük ki, bu tür yanlışlar, maddi yanlışlar, "yüzlerce" sözcüğüyle ifade edilemiyor, bu sözcük yetersiz kalıyor. Maddi yanlışlar daha çok. Bunların hepsi düzeltilmeye çalışıldı. Yurt kitap-yayın'ın bu konudaki emeği çok büyük...

Birinci baskıda yer alan iki büyük çizelgenin, bu defa özetleriyle yetinildi. Fakat, bu baskıda, ilk baskıda yer almayan soru kağıtlarının örnekleri de konuldu.

Maddi yanlışların düzeltilmesinin dışında, kitap olduğu gibi yayınlandı, kitabın içeriğiyle ilgili hiçbir değişiklik yapılmadı. O zamanki düşüncelerimizle şimdiki düşüncelerimiz arasında kuşkusuz çok büyük farklar var. Bu çalışma, bu değişmenin incelenebilmesi için önemli bir belge olarak değerlendirilebilir.

Bu çalışmanın birinci baskısı Ahlat Kaymakamı Mecit Sönmez'e ithaf edilmişti. Ayrı bir sayfada "Nemrut ve Süphan yaylalarının fatihi Mecit Sönmez'e..."ibâresi vardı. Prof. Dr. İbrahim Yasa, Prof. Dr. Mübeccel Kıray ve rahmetli Prof. Fehmi Yavuz hakkındaki duygularımı ve düşüncelerimi emekli vali Mecit Sönmez için de belirtiyorum.

Temmuz 1992, Ankara
İsmail Beşikçi


Birinci baskıya
ÖNSÖZ

Doktora tezi olarak hazırlanan bu araştırma, 3 Mart 1967 tarihinde Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi'ne sunulmuş ve 28 Mart 1967 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde, Prof. Dr. Ibrahim Yasa başkanlığında, Prof. Dr. Mübeccel Kıray ve Prof. Fehmi Yavuz tarafından kurulu bir jüri huzurunda savunularak kabul edilmiştir.

Araştırmanın sorumluluğunu ve bütün yükünü üzerine alarak, her safhasında ilgisini gösteren, hocam, Dr. Ibrahim Yasa'ya gerek birinci, gerek ikinci müsvetteleri okuyarak değerli bilgilerini her zaman açıklayan ve çalışmayı olumlu yönlere kanalize eden Prof. Dr. Mübeccel Kıray ve Doç. Dr. Cavit Orhan Tütengil'e, araştırma boyunca maddi ve manevi yardımlarını hiçbir zaman esirgemeyen Prof. Fehmi Yavuz, Doç. Dr. Ruşen Keleş, Doç. Dr. Cevat Geray ve Dr. Ahmet Tugaç'a teşekkürlerim büyüktür.

Ayrıca, araştırmanın saha ile ilgili kısımlarının yapılması sırasında çok yakın ilgi gösteren zamanın Bitlis Valisi Abdullah Asım Iğneciler, Diyarbakır Valisi Ali Rıza Yaradanakul, Siirt Valisi Mehmet Aldan, Ahlat Kaymakamı Avni Uzun ve Ahlat Bölge yatılı ilkokulu müdürü Ali Uysal'a, 34. P. A. Komutanı Kurmay Albay Şevket Sakarya ve P. Alb. Hasan Yüksel'e ayrı ayrı teşekkür ederim.

Araştırmanın en büyük yükü hiç şüphe yok ki benimle beraber yaylalara kadar gelip anketleri uygulayan arkadaşlardadır. Bu bakımdan Ahlat’tan Bedri Bahar ve Muzaffer Zincire, Bitlis’ten Osman Gündoğdu ve Sami Gebeloğlu'na teşekkürüm sonsuzdur. Bu arada Şerefname kitabını inceleme fırsatı veren Bitlis dava vekili Suphi Uluer ve kışın Silvan'daki çalışmalarımızı olumlu kılan Iskan Azizoğlu'na da teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Nihayet gerek yaylalarda, gerek kışlaklarda, beni uzun zaman zomasına kabul ederek araştırma yapmamı sağlayan, beni her türlü tehlikelere karşı koruyan Alikan aşireti, Cudigan kabilesi Reisi Hacı Gerevan'a ve aşiretin diğer üyelerine minnettarlığım kalemle ifade edemeyeceğim kadar derin ve yücedir.

26 Ağustos 1967
Erzurum
İsmail Beşikçi




Fondation-Institut kurde de Paris © 2020
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues