La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

İspanya ve Bask Gerçeği


Auteur :
Éditeur : Pêrî Date & Lieu : 2004, İstanbul
Préface : Pages : 176
Traduction : ISBN : 975-9010-00-1
Langue : TurcFormat : 130x210 mm
Code FIKP : Liv. Tr.Thème : Politique

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
İspanya ve Bask Gerçeği

İspanya ve Bask gerçeği

İspanya'yı inim inim inleten Franko'nun Kasım 1975'te ölümü üzerine, İspanya'nın üstündeki ölü toprağı kalktı. Kısa bir süre içinde diktatörlükten burjuva demokrasisinin Avrupaî tipine geçildi. Mumyalaştırılmış siyasi yapıdan capcanlı bir siyasi atmosfer doğdu. Bütün siyasi partiler çalışma olanağı buldu. Diktatörlük yıllarındaki kutuplaşma; yerini diyalog, tartışma ve sorunları çözme alışkanlığına bıraktı.

Siyasi hayat canlanırken, İspanya Krallığı'nda o güne kadar kültürel istekleri bile baskı altında tutulan "tarihi halklar"a, Basklılara, Katalanlara, Galiçyalılara ve onlarla birlikte diğerlerine de özerklik tanındı. Böylece Krallık ismini unutturan federal bir yapı benimsenerek, İspanya'da onyedi "özerk topluluk" yaratıldı. Birçok konuda federe devletlerin bile sahip olamadığı yetkilerle donatılan özerk topluluklar (Comunida autonama), öyle bir büyüme ve kalkınma hızı kazandılar ki, bundan ticareti, sanayisi ve tarımı ile diktatörün yükü altında ezilen İspanya bile yararlandı. Nitekim bugün İspanya, Avrupa Birliği'nin ekonomisi en sağlıklı devletlerinden biridir. Bunda elbette özerk toplulukların hızla kalkınma isteğinin etkisi büyük.

İspanya Krallığı Anayasası; çok dilliliği ve özerk toplulukların kendi resmi dillerini tanıdı. Böylece İspanya'nın kültürel yaşamına, çok ciddi bir canlılık katıldı. Yeni televizyon kanalları, yeni radyolar, yeni gazeteler ve iletişim araçları...

Birçok başka devlet bünyesinde saptandığı üzere, bugün artık "etnik ulus"tan "vatandaşlığa dayalı ulusa" gidiliyor. Bu açıdan İspanya örneği birçok devlet ve yöneticileri için derslerle yüklü: özellikle de "ulus" yaratmak için halklarını yitiren ulus-devlet ve yöneticilerine. Ulus-devletlerin tümüyle iflas etmesini önlemenin "ilacı", belki de "İspanya modeli"dir: kim bilir?


SUNU

İberik yarımadası Akdeniz'in, bize göre, "öbür ucunda" İspanya Krallığı, Portekiz Cumhuriyeti ve güneyde minik - devlet biçiminde örgütlenmek isteyen 28 bin nüfuslu Cebellitarık, kuzeyde Pireneler'de küçük prenslik Andorra ile kendine özgü pek çok özellikleri bulunan bir coğrafya parçası. Sadece bugünü ve yakın geçmişiyle değil: Tarihiyle de...

Bugün Cebelitarık veya Cebellitarık diye yazılanın Cebel-i Tarık yani Tarık Dağı olduğunu anımsatayım şimdilik.

Cebelitarık, bugün Avrupa Birliği (AB) üyesi bir devletin, yine AB üyesi bir başka devletteki son sömürgesidir. Evet İngiltere Birleşik Krallığı İspanya Krallığı'nın güneyindeki bu minik toprak parçasını 1704'ten beri(!) işgal etmektedir. Geçmiş dönem sömürgeciliklerinin bir izi işte. Ve daha ilginç olanı, sömürgeciliğin ve sömürge imparatorluklarının en eskilerinden biri olan İspanya Krallığı'nın da, hemen biraz güneyde, Kuzey Afrika'da, Fas'ta, iki sömürge "kalıntısı" var: Ceuta ve Melilla kasabaları.

Fas'ın kuzeydoğusunda, Cezayir sınırına yakın bu iki sömürge kasaba / kent, birer milletvekili ve ikişer senatörle İspanya Parlamentosu'nda temsil ediliyorlar.

Bu coğrafyada Temsil konusunda ilginç yöntemler geliştirildiğini bu çalışmada göstermek istiyorum. İspanya Krallığı'nın onyedi 'özerk topluluk'tan oluşan federal yapısını bunun için inceliyorum. Özerk Toplulukların ve merkezi hükümetin karşılıklı yetkilerini de:

Pireneler'de, Fransa ile İspanya arasında, 462 kilometre karelik Andorra Prensliği, 14 Mart 1993'de düzenlediği referandumla Anayasa'sındaki birkaç değişikliğin kabulüyle bu iki komşusunun vesayetinden tümüyle kurtuldu ve tam bağımsız devlet satüsünü kazandı. Bunun üzerine 28 Temmuz 1993'de bin nüfusluk küçük ve zengin devlet 10 Kasım 1994'de Avrupa Konseyi'nin (AK) 33. üyesi olarak da Avrupa Devletler Topluluğuna katıldı.

İberik yarımadası tarihiyle de bizi ilgilendiren bir bölgedir. 1492 ve Kristof Kolomb ile "Yeni dünya"yı keşfi. Böylece bu bölgenin aynı zamanda Atlantik Okyanusu ülkesi olduğunu da anımsarız. Sömürge arayışını. Sömürge savaşlarını. Sömürgelerden getirilen, kanlı ve bol miktardaki kıymetli değerler" altın ve benzerleriyle Avrupa'nın "zenginleşmesine" katkıları da. Katolik Kilise'sinin "en büyük kızı" olduğunu da. Engizisyonu. "Katolik olmayanlara" karşı kitle kıyımlarını da. Yahudileri "kovmalarını" "da.

İberik adasında ve özellikle konumuz İspanya'da, çünkü kilise ve aristokrasi ile olanların, yani her ikisinin de, silahlı kolu ordu son derece tutucudur. Dincidir. Katoliklerin dışındaki herkese ve herşeye karşı dışlamacıdır. Ordu zaten aristokratların kurdukları ve bütün üst makamlarını ellerinde bulundurdukları bir savaş makinasıdır. Savaş ve sömürgecilik makinası. Böylece öteden beri Kilise, Aristokrasi ve ordu arasında, çıkarlarının ortaklığından doğal bir biçimde kaynaklanan, bir işbirliği olagelmiştir. Bu üçlünün her zaman korunacak ortak çıkarları var ve her kritik anda ordu kullanıldı: Ülke içinde ve / veya ülke dışında.

Ordunun siyasi kararlarda her zaman son sözü söylemek istemesi sonucu İspanyolca bütün dillere Pronuncuia-Miento sözcüğünü armağan etti : Ordu meşru düzen(ler)e başkaldırmayı alışkanlık haline getirdi. 19. yüzyılda I. Cumhuriyet'e karşı düzenlenen darbe örneğin. Ve bir dizi başka darbe ve müdahaleler. Kilise ve aristokrasi çünkü Cumhuriyet'e, laiklik ve ilerici fikirlere, ilerici açılımlara her zaman karşı oldular. Onun için tutucudurlar. Onun içir reaksioner sözcüğü tam yerine oturuyor burada. Kilise, aristokrasi ve ordu, Cumhuriyet'e, laik eğitime ve yurttaşlar arasında eşitliğe alerjiktirler. Çünkü onlara kalırsa 'Nasıl olur da hiçbir mal ve mülk sahibi olmayanlara asilzadeler, din adamları, toprak ağaları dşit ve kardeş olabilirler?" Elbette bunu kilise aynı aristokrasi ve yine ordu tarafından serf / esir / köle ve cahil, kör ve sağır bırakılan halkın özellikle köylülerin körükörüne bu üçlüyü izlemesi de isteniyor(du). Cumhuriyet'e, laikliğin ve ilerici aççılımlara karşı. Çünkü işte o zaman sıradan köylü, sıradan bir "kul', sakin vatandaş demeyiz(!), "sosyalist şeytan gibi" görür.

Ve "gerekeni" yapar. İspanya da "sosyalist", içinde "cumhuriyetçiyi" de barındıran son derece "sihirli" bir sözcüktür.
İspanya 1914'de başlayan ve dünyanın, İnsanlığın daha önce asla görmediği cankıyımına, birinci savaşa kendi koşulları sonucu girmedi. İspanya zaten "yitireceği" kadar sömürgeyi önceden yitirmişti. 19. yüzyılın başından beri "elindeki avucundakini" yeni yetme, korkunç donanımlı ve saldırgan sömürge imparatorluklarına kaptırmıştı. Yüzyılımızın başında İspanya kendi fakirliği ve geri kalmışlığlyla uğraşmaktan yorgun düşmüş, yoksul ve eski bir sömürgeci devletti.

Bunun sonucu olmalı mutlaka, İspanya'nın 3 milyona kadar işçisi ve milyonlarca yoksul köylüleri, 1930'ların başında Cumhuriyetçi partileri tercih ettiler: Avrupa'nın zengin devletleriyle aynı düzeyi yakalayabilmek için. Ama ordunun kralcı ve tutucu katolik generaller, darbe yaptılar. Franko en tanınanı. Ama darbeyi başarıya ulaştıramadılar. Bunun üzerine İspanya, 1939'da başlayıp dünyayı kan gölüne çeviren ikinci savaşın öncesinde, gelecekteki rakiplerin muharebe meydanına dönüştürüldü. 600. 000 ölüye, bir o kadar yaralıya mal olan. İspanya'yı harabeye çeviren savaş. İkinci savaş böylece perdelerini açıyordu ve insanlık için ne denli bir kıyım hazırladığının işaretini de veriyordu. Gören olmadı!

İspanya savaşını ilk bölümde inceliyorum. Şunu hemen belirtmek gerek: İspanya savaşı aynı zamanda bütün Demokrat Avrupa'nın Faşizme ve Nazizme karşı verdiği bir muharebeydi. Faşist İtalya ile Nazi Almanya’nın faşist Franko ve yandaşlarının imdadına koşmaları sonucu Avrupalı demokratlar, sosyalistler ve komünistler İspanya savaşını yitirdiler. Ama burada kazandıkları deneyimler sayesinde ikinci savaşta faşizmi ve Nazizmi yendiler. Franko, Hitler ve Mussolini'nin ısrarına karşın ikinci savaşa girmedi. İspanya'nın 'kırılan" erkek nüfusu savaşacak durumda değildi çünkü. 1950'de bile 28 milyondan biraz fazla nüfusun yarıdan çoğu kadındı. Yetişkin nüfus ancak kendine gelebiliyordu. Son derece geri bırakılmış ve son derece yoksul bir ülke yine. Çünkü Franko paranoyası sonucu devlet bütçesinin en büyük bölümünü ordusuna harcıyordu. 1953'de örneğin bütçenin üçte birinden fazlası orduya ayrıldı: Kara Kuvvetlerine 4.316.700 pezeta, Deniz Kuvvetlerine 1.352. 800, Hava Kuvvetlerine 1.732. 100 verilirken, 22.762.100 pazetalık bütçenin sadece 1.922. 800 eğitime.

Franko'nun devleti ve ülkeyi nasil esir ettiğini aşağıda anlatıyorum: Burada O'nun ülke üzerine nasıl bir karabasan gibi çöktüğünü ispat için bir fıkra anlatmak istiyorum:

20 Kasım 1975'de Franko öldüğünde, Bakanlar Kurulu toplantı halindeymiş (fıkra bu) ve bakanlardan biri söz alıp şunu söylüyor: "En zor iş şimdi başlıyor: Öldüğünü Franko ya hangimiz haber vereceğiz? "

İspanya elbette sadece, ve ne iyi ki, Franko değil: 1936 - 1939 arasında İspanya'ya yardıma koşan Malraux'lar, Hemingway'lar, Orwel'ler, Koestler'ler ve diğerlerinin bize tanıttığı ve hepimizin sevdiği bir İspanya daha var: Hemingway'ın "Çanlar kimin için çalıyor"unda Pilar'a mutlaka hepimiz biraz aşık olmuşuzdur. Mutlaka bir cervaze içmiş bir paella yemişizdir.
Malraux ve/veya Orwell ve Koestler'le... Hepimiz "companeros"un yoldaş anlamına geldiğini biliyoruzdur.

Çünkü bu İspanya işte onca yenilgiye, onca kıyıma, onca sürgün ve yıkıntıya karşın mücadeleyi asla bırakmadı. Bu İspanya diktatöre ve rejimine karşı namusunu korumasını bildi çünkü. Ve diktatörün ölümü üzerine neredeyse saatte ikiyüz kilometre hızla sayfayı çevirdi: Simsiyah say-fanın bir daha asla açılmaması umuduyla.

Bu İspanya'da işte Pilar’lar, Jordi'ler, Ricardo'lar, Txomin'ler, Pablo'lar, Pacc’lar, Julio'lar, Luis Bunuel'ler, Federico Garcia Lorca'lar, Salvador Dali'ler, Miro'lar, Fernando Trueba'lar, Vicente Aranda'lar, Pedro Almodavar'lar, Carlos Saura'lar, Felibe Gonzalez'ler, Don Juan Carlos'lar, Santiago Oarillo'lar, Aznarlar, Zapaterolar, Maria Teresa'lar, Elena Salgado'lar anılmalıdırlar. Yaptıkları bilinsin diye: Kim bilir belki bir gün işimize yarar. Yarayabilir!

M. Şehmus Güzel
9 Ağustos 2004


Birinci bölüm: Tarih ve siyaset

Biraz tarih
14 Nisan 1931. İspanya'da Cumhuriyet ilan edildi. 1886'dan beri krallık tahtında oturan 13. Alfonso, ülke yönetimini 1923'te Prima de Rivera'ya bırakmak zorunda kalmıştı. Rivera, "krallık naibi" sıfatıyla ülkeyi diktatörce yönetiyordu. Ancak dünya ekonomik bunalımı ve ülke içindeki başkaldırı sonucu diktatör, 1930'da istifa etmekten başka yol bulamadı. 1931'de yapılan belediye seçimlerini Cumhuriyet yanlısı partiler kazandı. Bunun üzerine ve krallığın halkın gözünde inandırıcılığını ve önemini yitirmesiyle Cumhuriyet ilan edildi. Haziran 1931'de yapılan genel seçimler Cumhuriyetçi partilerin % 47 oy oranı ve ezici zaferiyle sonuçlandı. Kral ve diktatör Rivera sürgün edildiler. Kral ve diktatör yanlısı birçok subay ve astsubay ile devlet memuru emekliye ayrıldı. Cumhuriyetçilerin tarihi hatalarından biri budur: Çünkü emekliye ayrılan, devletten emeklilik ödentisi alan subay ve memurlar, Cumhuriyet'e karşı komplo hazırlamak için geniş boş zaman sahibi oldular. Dahası tam anlamıyla diktatör veya kral yanlısı olmadıkları sanılıp işten el çektirilmeyen, "uzak ülkelere" tayin edilen Franko gibi subaylar da onlara yardım ediyordu.

16 - 17 Temmuz 1936 gecesi monarşist, katolik ve faşist generaller cumhuriyet rejimine son vermek amacıyla darbe girişimine kalkıştılar. Temmuz başında birbirini izleyen siyasi cinayetler üzerine darbe tarihinin 18 Temmuz yerine bir gün önceye alınması ve başka etkenler sonucu, generaller başarılı olamadılar. Darbe girişiminin askeri başkaldırıya dönmesi üzerine devrimciler ve işçiler darbecilere karşı koymak için hükümetten silah istedi. Ancak sol burjuva partilerinden oluşan hükümet bu isteğe hemen yanıt vermedi. O sırada general Franko, darbecileri desteklemek amacıyla, aslında 18 Temmuz'da olması gereken darbede yerini almak üzere, o yıllarda bir İspanya sömürgesi olan Fas'tan yola çıkmıştı. Bu gelişmeler sonucu UGT (Çalışanlar genel birliği), Ekim 1934'teki halk ayaklanması sonrasında sağlam bir yerde sakladığı sekiz bin tüfeği çıkardı ve üyelerine dağıttı. Ama ordunun büyük bölümü darbecilerden yana taraf tuttu. Cumhuriyetçiler faşistlere yenildiler...




Fondation-Institut kurde de Paris © 2022
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues