La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Ararat yolcuları; insan tacirleri, göç ve mültecilik


Auteur :
Éditeur : Pêrî Date & Lieu : 2005, İstanbul
Préface : Pages : 528
Traduction : ISBN : 975-9010-02-X
Langue : TurcFormat : 130x210 mm
Code FIKP : Liv. Tr.Thème : Sociologie

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Ararat yolcuları; insan tacirleri, göç ve mültecilik

Ararat yolcuları; insan tacirleri, göç ve mültecilik

Evin Çiçek

Pêrî

Giriş

İtalya’daki Kürt mülteciler konusu bir dönem dünya medyasındaki yerini korudu. Kürtlerle konuşabilmek, görüntü çekebilmek için çok değişik ülkelerden basın mensupları güney İtalya'ya gittiler. Konu parlamentolarda konuşuldu, tartışıldı. Sonuçta sıcaklığını kaybetti ve unutuldu, buza yatırıldı.

İnsan tacirleri tarafından İtalya coğrafyası bir mıknatıs gibi kullanıldı, kullanılıyor. Mülteciler sürekli deniz araçlarıyla sahillere götürülüyorlar. Oradan da Avrupa'nın değişik ülkelerine dağıtılıyorlar. Adriyatik denizinin diğer yanında yer alan Arnavutluk'un toprakları geçiş amacıyla kullanılıyor. İstanbul üzeri gönderilenlerin Avrupa'ya ulaştırılmaları için kullanılan ve İtalya'ya en yakın olan memleket. Kürtler topraldarında süren bir savaştan ve doğrudan doğruya dört devletin kolluk kuvvetlerinin baskılarından kaçıyorlar. Yaşama tutkusu onları göçmenliğe sürüklüyor. Mal varlığı olan satıyor. Olmayan borca giriyor.

Kürt mülteciler konusunu Kürtler nasıl işlediler, değerlendirdiler? Açıklamalar, açlık grevleri, toplantılar. Bu eylemler fazla ses getiremiyor ve kamuoyunu uyandırmada, bilgilendirmede etkili yöntem ve araçlar değil. Etki güçleri çok az. Sonuç alıcı olamıyorlar. Kürt mülteciler konusunda dünya basınını meşgul edecek, koşturacak etkinlikler, çalışmalar yapamadık. Bu konuda Kürt aydınları, entelektüelleri, siyasi parti yöneticileri kendilerini sorgulamalılar.

.....



ÖNSÖZ

Türk yöneticileri ve politik güçleri, Kürt göçünü kendi bakış açılarına göre değerlendirdiler, değerlendiriyorlar. Kimi çevreler, Kürt göçünü, Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin -Millî Güvenlik Kurulu Üyelerinin- Avrupa ülkelerinin idarecilerini sıkıştırma, zor durumda bırakma ve bu şantaj politikasıyla kendi isteklerini kabul ettirme senaryosuyla açıkladılar.

Türk özel harp dairesi merkezi idarecileri ise, kendi projeleri kapsamına aldıkları, "İttihat ve Teraki Partisi" mensuplarının dahiyane icatları olan göçü, göçertmeyi, PKK'nin sorumlu ve kadrolarının organize ettiğini, bu partinin gemi kaldırma ve uçak gönderme birimlerinin olduğunu ispatlama uğraşısı içine girdiler. Ayrıca bu konuyu kullanarak siyasal gelir eldeetme çabasını da sergilediler. Bu parti mensupları sahillerde kurtarılmış alanlar mı yaratmışlardı da 837 kişiyi taşıyabilen gemiler hazırlayıp, yola çıkarabiliyorlardı?

Göç olayında TC. yöneticilerinin Avrupa ülkelerini idare eden siyasal karar mekanizmalarında yer alanları köşeye sıkıştırma amaçları olabilirdi. Varsayalım ki Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin idarecilerine "Bana mecbursunuz, bizi dıştalayamazsınız. Yoksa her milletten göçmeni ülkenize yığarız"mesajı gönderildi. İstanbul bu işin ana karargahı yapıldı. Bu amaçla kara, deniz ve hava yolları birlikte kullanıldı. Binlerce kişi Avrupa ülkelerine gönderilerek, Avrupalılar rahatsız edildiler. Onlara değişik sorunları yaşatacak ateş topu atıldı ve adeta petrol dökülürcesine bu top gürleştirildi.

Bazıları da göçü, kaçışı, kaçırtılmayı, Asya'yı, Mezopotamya'yı Kürtsüzleştirme, yerlilerinden arındırma-temizleme, Kürtleri tarihten silme politikasını ve bunun kanlı uygulamasını görmezden gelerek, ya da bilinçli bir biçimde gözlerden kaçırarak ekonomik gerekçelerle durumu açıkladılar, izah ettiler. Ekonomik olan da siyasaldır. Bir bölüm insan zorla göç ettiriliyor. Bir kesim başka çareleri kalmadığı için, bir kısmı da gönüllü olarak uzaklara gidiyorlar..

Göçertme, soykırım-jenosid sözcüğüyle tarif edilebilinir. Hazırlanan planlar dahilinde halkları kendilerine ait olan ata vatanlarından soğutma, kaçış, uzaklaşma, yurtsuzlaşma yolları aramaya, bulmaya yöneltmenin siyaset dilinde adı nedir? İnsanların yerlileri oldukları memleketlerden, tamamen yabancısı oldukları kara parçalarına savrulmalarına, sürülmelerine, asimile ettirilip, kimliklerinin yok edilmesi için gerekli zeminin hazırlanmasına nasıl bir isim vermek gerekir? Bu faaliyetlerin temel nedeni jenosidin özünü oluşturmuyor mu? Eğer özü değilse göçertmenin amacı nedir? Sonuç olarak ne bekleniyor? Göç kervanlarının oluşmasına neden olanlar, yaratıcılar göçün birey üzerindeki etkilerinin bilimsel sonuçlarını da çok iyi biliyorlar. Her şey bilimsel olarak saptanmış durumdadır. Buz dağının altında sistemli, planlı, programlı bir yok etme politikası mevcuttu, mevcuttur.

Avrupa, Amerika, Avusturalya içlerine kadar ulaştırılan Kürt göçü, yıllardır topraklarımızda uygulanan yoketme, bitirme, değişip-dönüştürme politikasının etkili bir parçası ve özüdür. Bu politika yeni değildir. Ankara'yı merkez yapan Osmanlı'nın askeri ve sivil bürokratlarının oluşturdukları projelerle yürürlüğe kondu, işlerlik kazandırıldı. Diğer halklara karşı uygulandı. Temeli, Ermeni, Pontuslu, Asuri-Keldani (hepsi Hıristiyan inancına sahip olan halklar) göçertmeleri ve soykırımlarına kadar uzanıyor.

Objektif bakabilen, rejimlere hizmet etmeyen, yaşanılan gerçekleri saklamayan, anlatma gereği duyan kişilerin kaleme aldıkları tarih kitaplarının yaprakları çevrildiğinde gerçekler ve bu güne de sarkıtılan özel projeler anlaşilabilinir. 19. yüzyıl da, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya'nın da hakemliğinde Osmanlı İmparatorluğu yöneticileriyle Ermeni halkının sıkıntılarını reformla çözme konusunda bir antlaşma yaparlar. Osmanlı Padişahı ve kendisiyle birlikte çalışanlar bu antlaşmayı hayata geçirmezler. Değişik gerekçelerle sürüncemeye, unutturmaya, soğutmaya bırakırlar. Ermeniler ve komşu halkları, özellikle Kürtler arasında gerilimler, karşılıklı saldırılar, problemler yaşanır. Düşmanlık gelişir. Yönetenler onları provake eder. Birbirleriyle uğraştırırlar.

30 yıl geçer. 30. yıl ise 1915'dir ve Alman yöneticilerin katkılarıyla Osmanlı’yı savaşa sokan Enver-Cemal-Talat paşalar bilinen Ermeni Soykınmı'nı Alman yöneticilerin de katkısıyla ve saklama gereği duymadan gerçekleştirdiler. "Atlar tepişti, taylar arada gitti" cümleyi Ermeni halkının yaşadıklarının ifade edilmesi amacıyla kullanılır oldu. Gelişmiş ülkelerin yöneticileri için ulusal çıkarlar her şeyin, bütün değerlerin üstündedir. Ermeniler feda edildiler. Katliam ve göç birlikte yaşandı.

Bu gün Kürtler geçmişi örnek alıp, ona göre tavır geliştirir ve gelişmiş devletlerin politikacılarından medet ummazsınlar. Batılılar tarafından oluşturulan, güçlendirilen "İttihat ve Teraki", "Teşkilat-ı- Mahsusa" anlayışı halen geçerli. Şahıslar değişti. Projeler aynen uygulamada. Kürtlerin Ankara merkezli siyasal yapılanmaya olan tepkileri de, devlet partisinin, CHP'nin 1946'ya kadar 13 il de örgütlenmesini engellemek oldu. CHP yöneticileri il ve ilçe teşkilatlarını oluşturamazlar. Geçmiş de Müdafaaı- Hukuk cemiyet'lerine de aynı tarzda yaklaşılmıştı.

Özel savaş gurubunun yıllardır işleyen bir politikası mevcut. Batılıların Türkiye Cumhuriyeti ile olan ekonomik, politik ilişkileri Kürt gerçeğini görmemezlikten gelmeleri için yeterli oluyor. Ki bugün yaşanılan olaylar, acılar onların 1923 de çizdikleri sınırlar, oluşturdukları devletlerin ürünleridir. Kürtler ancak ulusal birliği yaratırlarsa başkaları tarafından ciddiye alınırlar ve görüşme defterlerinin sayfalarına kaydedilirler. Her türlü sorunlarını da kendileri hal etmek zorundalar.

Resmi anlayışı oluşturan, çerçeveleri çizen İttihat ve Terakiciler, onların devamları olarak 1923'de Lozan'da imza atanlar bu günkü atmosferi yarattılar. "Türk - Müslüman"sıfatlarına uygun insan tipi yetiştirmek için özellikle Balkan ülkelerinden getirilen farklı ırklardan yüzlerce aile mensubunun ırkçı-şöven ideolojiyle kafaları yıkandı ve bu insanlar dini inançlarında da fanatikleştirilerek Anadolu'ya, Kürdistan a, Mezopotamya'ya yerleştirildiler. Yıllar içinde yerleştirme devam etti, ediyor. Özellikle Anadolu'da sınır şehirlerinden başlayan Kürtsüzleştirme ve Türkleştirme politikası canlılığından hiçbir şey kaybetmemiştir. Anadolu'nun temel taşını oluşturan Hıristiyan inancına sahip olan insanları yok edip, kovup, Balkanların, Kafkasların Müslümanlarını yerleştirmişlerdir. İç içe yaşayan halkların dostluklarına, komşuluklarına kılıç darbeleriyle son vermişlerdir. Tanıklardan bazıları vahşet manzaralarını yazma gereği duymuşlardır. Özel savaşın, özel birimlerde yetiştirilmiş elemanları düşmanlık hisleriyle donatıldıkları, kılıçlarını intikam yeminleriyle yıkadıkları için yıllardır topraklarımızda zamana yaydırılmış bir göçertme politikası uygulandı, uygulanıyor. Ülkemizde de çok kanlı deneyimler yaşandı, yaşanıyor. Her Kürt direnişinde, başkaldırısında aynı anlayış yürürlüğe konuldu, konuluyor.

Kuzey önemli oranda insansızlaştırıldı. Ekolojik denge tahrip edildi. Doğayı tahrip ederek, kirleterek, zehirleyerek, canlıların yaşayamayacakları, yuva yapamayacakları, yavrulayamayacakları duruma getirdiler. Ülkemizde yaşamın kaynakları kurutuldu. Tarih ve dinler tarafindan cennet olarak tabir edilen Mezopotamya, iki ırmak arası "Aden bahçesi", kazan bombalarıyla, mayınlarla, her türlü zehirli, öldürücü kimyasal silahlarla bir cehenneme çevrildi. Burada cehenneme çevrilen sadece Kürt halkının yaşamı değildir. Aynı zamanda O'nun şahsında insanlığın yaşam damarları, insanlığın kültürü, uygarlığın beşiği, tarihteki ilk yerleşim yeri, bir coğrafya tümden yok edilmek istendi.

Medeniyetlerin Beşiği olarak tanımlanan Mezopotamya topraktarı üzerinde eksik olmayan kargaşa ve savaşlar, maddi ve insan kayıplarının yanısıra geçmişe ait uygarlık kalıntılarının da tahrip edilmesine yol açtılar. Sümer, Babil, Akad, Kürt uygarlıklarına ait kalıntılar talan düzeyine varan, düşman bir anlayış sonucu oluşan saldırıların hedefleri oldular. İnsan Hakları savunucuları tarafından ülkemizdeki uygulamalar insanî ve maddî boyutlarıyla gündeme getirildiler. İnsanların yaşamlarını kurtarabilmek için acil çağrılar yapıldı. Ekoloji, tarih konusunda çalışma yapan birey ve kurumlardan beklenilen tepki, sahip çıkma görülmedi. Bu da saldırganları, yıkma, tahrip etme hastalığından muzdarip olanları cesaretlendirdi. Yok etmeye devam ettiler.

Sosyolojik gerçekliklere göre 10 bin yıl önce ilk tarım toplumlarının ortaya çıktığı, şehir devletlerinin kurulduğu, her yönden önemli oluşum ve gelişmelerin yaşandığı, Helen, Sümer, Babil, Akad, Kürt kültürlerinin bütünleştiği Mezopotamya alanında çoğu toprak altında çıkarılmamış olan eserler de dahil, antik yerler ve üzerlerinde kurulan yerleşim birimleri bütün güzellikleri ve sakladıkları bilgilerle birlikte bombalandılar, tahrip edildiler. "Benim değilsen, başkasının da olamazsın. Kullandırtmam, faydalandırtmam" saplantısı yok etmenin zeminini hazırladı.

Siirt'te yaşamaya başlıyor olmanın yarattığı avantajla bölgeyi dolaşmaya başlamıştım. Halkın anlatımlarını dinliyordum. Vatanımı keşf ediyordum. İnsanlarımı tanımaya çalışıyordum. Yerliler Bohtan mirlerinin yazlık ve kışlıklarından bahsederlerdi. Dicle, Bohtan sularının civarlarındaki yerleşim yerlerinin, geçmişe ait kalıntıların mitolojik özellikleri sohbetleri süslerdi. Şırnak ili sınırları içerisinde yeralan heybetli, eteklerinin Şırnak ve Cizre’ye bakan yönleri kumlarla giri örtüye bezenmiş olan Cudi dağı ve onun yalnızlığını gidermek istercesine karşı cephesinde yer alan, kıt sayıda su kaynağıyla üzerindeki canlıları barındıran Gabar dağı alanında, geçmişi Guttiler dönemine kadar uzanan çok sayıda antik yapı özellikle hedef alınarak bombalandılar, mahf edildiler. Silah, yok etme sevicileri toplarla o bölgeleri dövdüler. İnsanlık, tarihi hedef alınıyordu.
Canlıları koruyamayan bölge insanları, tarihe hiç mi hiç sahiplik yapamadılar. Arkeoloji bilgisine sahip olmayan yerli köylü, göçer ve şehirliler sahip olduldarı mirasın farkında değillerdi.

Makedonyalı "Büyük İskender" ve "Timur'un ordularına göğüs geren Şaxê, Finik, Qesrik, Dêrê ağır darbeler yediler. "En iyi Kürt, ölü Kürttür"diyenler  "En iyi tarih ufalanan, dağıtılan, geçmişi işaret etmeyen, çagrıştırmayan, devre dışı bırakılan tarihtir" diyorlardı. Mitolojik kaynaklara göre Nuh Tufanı'nından sonra kurulan Heştan'dan eser kalmadı. Ki seksen kişinin Nuh'un gemisinden inip, orada yaşamaya başladıkları ve dünyadaki insanların bu seksen kişiden türedikleri, belirtilir. Bundan dolayı da köyün o isimle anılmaya başlandığı söylenir.

Şırnak'ın güneybatısında, Gabar dağının Dicle nehrine merhaba dediği yer de, Fındıktan, Kerboran ve Hezex'e geçilen noktalar da, vadi de, M.Ö. 4 bin yıllarında Guttiler tarafından kurulduğu belirtilen Finik sahipsizliği, kadir bilinmezliği bir abide gibi yansıtıyordu. Misafiri, ziyaretçisi olan Asuri-Süryanisi, Ermenisi, Kürdü sırlarını çözecek birikime sahip değillerdi. Kendisini çözememişlerdi. Sunabileceği bilgilerden yararlanamamışlardı.

Yalnızca doğal zenginliklere göz diken, tahrip etme, yıkma kültürüyle şekillenen, oranın insanlarını sevmeyen, kabul etmeyen anlayış Finik'in yansıttığı gerçeklere düşmandı. Görmek istemiyorlardı. Finik, Beyaz kalker taştan yapılan, kale, içindeki saray, zindan, sarnıç ve nehre inen tünel ile Hasankeyf gibi kullanıldığını, antik bir yerleşim yeri olduğunu ispatlıyordu. 1990'lardaki girişimler, bölge de canlı bırakmama anlayışı sonucu tahrip edildi.

Doğa harikası, dinlenme merkezi olan Şaxê şimdi sahipsiz. Yerlilerinin geri dönmelerine müsaade edilmiyor. Yerlileri kimler miydi? Asuri-Keldaniler, Ermeniler, Kürtler. Antik kenti çevreleyen sur dışında birbirinden bağımsız, farklı uygarlıklardan izler taşıyan altı kale bulunuyordu. Şaxê bölgesinde aynı kalenin içinde yan yana bulunan kilise ve cami kalıntıları, bölgede, geçmişte ve 1980 sonrasına kadar kendini koruyabilen kültürel ve inançsal zenginliği yansıtmaktaydı. Farklı dini anlayışların doğuşuna beşiklik eden Mezopotamya'nın cömertliğini sergiliyorlardı. Kayalara işlenmiş çivi yazıları da, antik kentin varlığını kanıtladıkları gibi, ilgililere "Gel de beni ziyaret et. Zenginliğimden yararlanma, kullanabilme beceri ve hünerini, yürekliliğini göster" diyorlardı. Misafirlerini bekliyorlardı.

Milattan önce 330'lu yıllarda Makedonya hükümdarı Büyük İskender'in hâkimiyetine de giren Antik kenti faydalı hale getirebilmek için arkeolojik bilgiler kullanılmalıydı. Farklı yerlerde dik kayalar üzerine yontma tarzı ile gerçek boyutlara yakın işlenmiş altı adet insan kabartması el işaretiyle aynı yönü gösteriyorlardı. Köylüler tarafindan sıcak suyunun 70 derece olduğu belirtilen "Germav" kaplıcalarından halk yararlanamıyor.

1989'da Şırnak'a bağlı köyler boşaltılmaya başlandılar. Her yıl boşaltılan köy sayısı artırıldı. İnsanların göçmemek için direnişe geçmelerine cevaben hava kuvvetlerine ait araçlarla köyleri bombalamaya başladılar. Ormanlık alanların yakıldığı haberi üzerine Siirt’ten Şırnak'a gittiğim de, şehre yaklaştıkça havada duman bulutlarını görmeye başladım.

1992'de Şaxê de bombalandı. Herşey, insan eliyle yapılan her şey, doğanın oluşturduğu her şey, hedef alındı ve tahrip edildi, yakıldı. İnsanlar orayı tümüyle terk etmeliydiler. Ankara'da karargâh kuranlar Şırnak'ı "Pilot şehir" seçmişlerdi. Sonuçta insanlar evleriyle birlikte yakıldılar. Havadan vuramadıklarını yerden top atışlarıyla parçaladılar.

Şurası bir gerçek. İnsana düşman olan, doğaya da düşman oluyor. Dört milyon civarında insanımız barınaksız bırakıldılar. Mezopotamya halkları açlığa, sefalete mahkum edildiler. Muhtaç konuma düşürülerek, şiddetle terbiye edilmek istendiler. Teslim olmaya zorlandılar. Stratejik önemi olan birçok bölgede sadece köy korucuları bırakıldılar. Onlara da kuşkuyla, soru işaretleri eşliğinde bakmaya devam ediyorlar. Bohtan'da yüzlerce metreyi oluşturan alanlar da insan izine rastlanılamaz olundu. Kürt nüfusunun çok büyük bir miktarı bugün Türkiye metropollerinin gettolarına istemeden konuk olmuş durumdalar. Binlercesi de yol paraları kendilerine ödettirilerek dünyanın diğer ülkelerine gönderildiler. Bizler için yeni olan göçün, göçertmenin çapı ve boyutlarıdır.

Özel savaşın eğitimli elemanları boş durmuyorlar. Her saniyeyi, olanağı değerlendiriyorlar. Göçertme hareketini Kuzeyde belli bir noktaya getirdiler. Bazı şehirlerin, yerleşim birimlerinin tümüne yakınını boşaltilar. 1991 körfez savaşından sonra var olan gelişmelerin yarattığı imkanlardan, ortamdan yararlanarak Güney Kürdistan’a da el attılar. Güneyi Antakya ve Kıbrıs gibi kendilerine bağlama stratejisini adım, adım uyguladılar. Güneye yönelik askeri operasyonların temel hedeflerinin altında yatan gerçek amaç budur. 2003 baharında Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin Irak'a müdahalesi ise planları bozdu. Göç!. Osmanlı Ordusu subayı olan Şevket Süreya Aydemir'in tanıklığı ve kalemiyle göçün tarifi;

"Kösedağı (Sivas iline bağlı) çamlıklarından kıvrıla, kıvrıla yol alıp Suşehri'ne yaklaşıyorduk Cephe istikametinden gelip, gerilere doğru çekilen ilk göç kafilesine rast geldik. İki tekerlekli hamal kağnıları sürütmeye çalışan cılız öküzlerle Kösedağı'nı aşmak kolay değildi. Kafileler ağır yol alıyordu. ihtiyar, kadın, çocuk hepsi birbirinden yorgun, hepsi birbirinden perişan bir insan kalabalığa yol boyunu dolduruyordu.

Ta Ağrı'dan, Pasinler'den, Erzurum, Bayburt taraflarından geliyorlardı. Bir kısmı geçen yıldan beri yollardaydılar. Yurtlarından, köylerinden kopup yollara düştüklerinden beri bu sonu gelmeyen yolculuğun bazen şurada, bazen burada sona ereceğini umarak duraklamışlardı. Fakat arkadan gelen yeni göçmen selleri, onları ileriye itince, yeniden tükenmez yollara sürüklenmişlerdi.

Bu yolculuğun nerelerde biteceği de belli değildi. Göçmenler, köylerinden daima kalabalık Kafileler halinde ve toplu olarak çıkarlar. Kağnılar tıklım, tıklım doludur. İnekler, atlar, eşekler, hatta davar sürüleri öne katılır. Bir köy halkı, daima hep bir arada yol almak ister. Ayın insanlar, aynı bağlar, aynı hiyerarşi için de, alıştıkları hayat nizamını yollarda da devam ettirmeye çalışırlar. Fakat çok geçmeden kafile parçalanır. Kalabalık tenhalaşır. Önce davar sürüleri kaybolur. Çünkü yol mera değildir. Davarı yoldan meraya ayırdığın günse, artık davar elden çıkmış demektir. Açlar, kaçaklar, eşkiyalar onu derhal yok ederler. Üstelik sürü değil, çoban da gider. Sonra atlar, inekler elden çıkar. Ölenler, kalanlar, hastalananlar, yol değiştirenler ... derken, köyden yola çıkışın üstünden daha ay geçmeden o canlı, gürbüz kafileden kalan, perişan atıklar döküntülerdir.

Rastladığımız göçmenlerin görünüşü de buydu. Ne davar sürüleri, ne atlar, inekler kalmıştı. Zahire yükü de tükenmiş görünüyordu. Rastladıkları tarlalardan sararmış başakları devşirip, ufaladıkları taneleri kaynatarak, kavurarak yiyeceklerini çıkarmaya çalışsalar gerekti. Mevsim ise kışa doğru gidiyordu.

Suşehrini (Sivas'a bağlı) bir mahşer karışıklığı içinde bulduk. Daha savaş cephesiyle aramızda vir vilayetlik yer vardı. Fakat karargahlar, menziller, hastaneler, geriden ileriye ve ileriden geriye akan, birbirine karışan hareketler, buradaki havayı teneffüs edilmez bir hale getirmişti. Sokakları, bahçeleri, dere içlerini de sıkışık bir göçmen kalabalığı dolduruyordu. Herkes, istediği yere ilişmişti.

Biz de geceyi kasabanın arkasındaki dereye doğru kademe, kademe inen meyve bahçelerinden, birin de geçirmek istedik. Gecenin karanlığı içinde kendinize boş bir yer ararken, yandaki bahçe çitinin arkasından yanık bir şarkı sesi duyduk. Bu perişanlık içinde bu ses inanılmaz bir şeydi. Bunu söyleyenin her hal de yaşlı bir kadın olması lazım gelirdi. Çiti dolaştık. Büyük dut ağacının altında bir göçmen ailesi tünemişti Öküzler bir tarafa çekilmişti. Oku havaya kalkan kağnının bir tarafina keçeler, kilimler serilmişti. Ortada hafif bir ateş yanıyordu. Bu ateşin aydınlatabildiği çevre içinde yanık, sert, mihnetli iki insan yüzü canlanıyordu. Biri bitkin bir ihtiyardı. Şarkı söyleyen de yandaki nineydi. Nine, gözleri kapalı, ellerini tempo tutar gibi dizlerine vurarak, başı ve bütün vücüdu sağa, sola sallana sallana kendisini o garip şarkısının ahengine vermişti. Ağlıyordu. Gözlerinden yuvarlanan yaşlar gögsünü ıslatmıştı. Söyledigi de şarkı değildi.

Doğu Anadaolu'da kadınların makamla ve şarkı söyler gibi ağladıklarını o gece ilk defa, ama sonraları çok gördüm. Üç arkadaş sessizce ateşin etrafına iliştik Erkek bizi yadırgamadı. Nine ise ya gördü, ya görmedi. Fakat acayip musikisine devam etti. Keçeleşmiş saçları alnının terlerine yapışmıştı. Yüzünün buruşukları alevlerin akisleri için de, olduklarından daha derin, daha çileli görünüyordu. Makamla anlattığı şey, kendilerinin acıklı macerasıydı. Arkada kalan yurt; aşılan mesafe er, tükenmez yollar, kaybolan çocuklar, hastalanan inek, ölen keçiler, tükenen azık, yalnızlık, ümitsizlik, her şey bu seste dile geliyordu. Köyler, şehirler, insanlar, hayvanlar hep isimleriyle anlatılıyordu. Sanki ilk çağın, sokaklarda ilahi okur gibi tarihi efsaneler anlatan bir ozanıydı.

Konuşuyormuş gibi serbestçe sıralanan, fakat dertli ninenin içinden dilediği gibi taşan feryatlarla, bir facia musikisi haline gelen bu hikayenin sadece dinlediğimiz kısmı bile bize onların macerasını anlatmaya kafi geldi.

Bu macera, vaktiyle Edirne'de bizim kenar mahalledeki evimizin küçük odasında anamdan, babamdan, komşularımızdan dinlediğim hikayelerden pek farklı değildi. Yalnız burada sefalet daha derindi. Göç yolları daha uzundu. Fakat bırakılan yurtlar, dağılan aile halkı, ayak altında ezilen insanlık gururu, kaybolan ümitler, hepsi, hepsi, benim çocukluğumda dinlediklerimin aynıydı. Ninem de belki böyle ağlamıştı. Bizim de öküzlerimiz belki böyle cılızdı. Dedem belki de bu sakallı ihtiyara benzerdi. Konup göçtükleri yollarda belki onlarda böyle sürünmüşlerdi böyle dağılmışlardı. Bu ateş başı bana hiç de yabancı gelmiyordu. Babam da benim yaşımda, belki böyle bir kağnının dibine çökerek, demek ki böyle geceler geçirmişti.

Ninenin dertler, ıstıraplar haykıran sesi yavaş yavaş hafifledi. Musikisinin sonu, gittikçe sönen hıçkırıklar oldu. Başı göğsüne düştü. Sonra yüzünü ellerine kapadı. Sessiz sarsıntılar daha bir süre devam etti. Erzurum taraflarından geliyorlardı. Nereye gideceklerini de bilmiyorlardı. Ölseler bunu belki "cana minnet" sayacaklardı. Çocuklar kaybolmuştu. Yakınlar dağılmıştı.

Fakat kendileri hala yaşıyorlardı işte...

İhtiyar erkek bize önce, her göçmenin her yeni gelen yolcudan sorduğu haberleri sordu. Sonra daha başka sualler sıraladı ve başını iki tarafa uzun uzun salladı. Bir toprağa bu kadar bağlı olanlar birgün oradan koparlarsa, onların acısını anlatacak söz hakikaten bulunmaz. Nine makamla ağlar ve ihtiyar başını iki tarafa sallarken, ben onların acılarını gayet iyi anlıyorum. Ben de bir göçmen çocuğu idim. Göç ve göçmen bende daima derin duygular uyandırır. Göç hikayeleri, göç manzaraları, çocukluk hatıralarım içinde daima canlı olarak yaşadı. Fakat göçmenliğin bu kadar derin bir sefalet olacağını hiçbir zaman düşünmemiştim." (Şevket Süreyya Aydemir /Suyu arayan adam / Remzi kitabevi / İstanbul/ 1993)

O son Osmanlı - Rus savaşı sırasında sivil halkın savaşın sonuçlarından kaçışına tanık olmuş ve yazmış. Tanıklığını kaleme dökmesi kutlanacak bir durum. Adı üzerinde "savaş". Yıkım, tahribat, yok etme, ölüm, göç kelimelerini çağrıştırıyor. Kürtler halen savaştan ve sonuçlarından kurtulabilmiş değiller.

Ankara merkezli askeri girişimlerde bulunanlar askeri seferlerin sonuçlarıyla başarılı olamadılar. Silah aracılığıyla yapamadıklarını sinsi, ince projelerle yapmaya başladılar. Güney’i Kürtsüzleştirme ve Türkmenleştirme çabalarını bir çok koldan geliştirmeye çalıştılar. Halen de çalışmaları devam ediyor.

Bizler psikolojik savaş ve sonuçlarıyla yüz yüze kaldık. Kaos, kargaşa, belirsizlik, yılgınlık, toprağı sevmeme - terk etme psikolojisi oluşturarak insanlara kaçış yolları bulmaya, ikna etme, yöneltme düşüncesi, isteği başarıya ulaştırıldı. Binlerce güneyli insan bulundukları yerleri terk ettiler. Gerçek durumu, sayıyı anlatan istatistikler de oluşturulabilinmiş değil. İtalya kıyılarına vuran Kürt göçü, güney’i Kürtsüzleştirme politikasının bir sonucudur.

Boşaltma, göçertme, gönderme, kaçırtma, sevgisizliği yaratma projelerine karşı yapılması gereken görevler çok açık. Topraklarımızın insansızlaştırılmalarına, göçe, doğal güzelliklerin yok edilmesine karşı güçlü bir atak geliştirip, ulusal direnişi, ülkeye dönüşü ve ülke topraklarına sıkı, sıkıya sarılma hareketini geliştirmek, göçmenliğin yarattığı sonuçlara en açık, sinirsiz haliyle insanlarımıza anlatmak, olumsuz sonuçları yok edecek çareleri bulmak. Başkalarının cennetlerine koşmak, misafir olmayı istemek, oralarda itilip-kakılmak, dıştalanmak yerine, kendi cennetlerimizi yeşertmek, yaşatma hislerini geliştirmek, güçlendirmek mecburiyetindeyiz. Göçmenlikle, mültecilikle gelen aşağılanmayı bitirmek, gururu tamir etmek zorundayız.

Dünyada metropollerden kirsala dönük bir göç başlamışken biz Kürtlerin köylerini, şehirlerini terk etmekle de kalmayıp kıtamızdan bile uzaklara kaçışımızın nedenlerini bilip ona uygun davranmamız gerekmez mi?

Göçün yarattığı sonuçları kendi -insanlık- lehimize çevirmenin yollarını aramamız gerektiği ortadaiken, köylü ataletinden kurtularak aydın tutumumuzu sergilemeyi hangi güne erteliyoruz? Dünya'da, keşmekeşleşen ve megaköy halini alan metropollerden kaçış süreci başlamışken, kırlar ve dört mevsimi "cenet bahçesi" su ve petrol havzası üzerindeki tarihi değerleriyle ülkemizin giderek önem kazanacağı bilindiği için bu göçettirme birilerince önem kazanıyor olmasın? Biz günlük düşünürken, başkasının asırları kapsar projelerle çalıştıklarının ne kadar bilincindeyiz? Kendi toprağımızda, mutlu ve onurlu bir geleceğe ihtiyacımız yok mu?




Fondation-Institut kurde de Paris © 2022
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues