La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Memo


Éditeur : Tekin Date & Lieu : 1974, Istanbul
Préface : Pages : 600
Traduction : ISBN :
Langue : TurcFormat : 135 x 195 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Bil. Mem. N°766Thème : Littérature

Memo

Memo

Kemal Bilbaşar

Tekin yayιnlarι

Ben Monzur gözesi (*) nin dikensiz gülü, Ke... uşağı şıhının biricik dölüyüm. Senem derler adıma. Tujik Baba toprağından karılmış çamurum. Ak süde benzeyen Monzur suyuyla yunulmuş tenim. Gözümün elifinde gün ışığı yanar, kara saçlarımdan gök ışıltıları dökülür. Bu sebeble koklem kaşlı, gül nakışlι güzelliğim dillerde gezer, kara gözlerimin elifi fermanlar bozardı. Kara saçlarımın her teli bir yiğidin bileğini bağlar, kirpiklerimin her oku bir âşığın yüreğini dağlardı. Seyyitler uğruma keko (**) sun satar, şıhlar, ağalar kapımızda kulluğa can atardı. Dersim yaylasından Dicle düzüne söylenirdi türküm.
Öyleyken bir çancı ustasına yanmış, kul olmuşum. Canım helâl, gözüm helâl Memo’ya. Ben ki şıh babomun ömür boyu beklediği onca ağacın bir tek meyvasıyım, ben kimi bin şıh kızı feda yoluna.
.....


Kemal Bilbaşar ve Eseri

Rauf Mutluay

Bir yazara bakmanın birçok yolları vardır. Kemal Bilbaşar’ın edebiyat kişiliğine ve otuz yıllık eserine yönelirken, ülkemizle zamanımızın şartları içinde, onu yazarlığa götüren güçlere ve olanaklara eğilmeyi her şeyden gerekli sayıyorum.

Bilirsiniz, devlet ve hükümete karşı bağımsız bir yazarlık anlayışı bizde Tanzimat'la başlar biraz; hiç değilse niyet ve ilk adım olarak: «Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten.» Ne var ki o dönemin yazarları, gene de yüksek mevkilerin maaşlarında, soyluluk ve miras olanaklarının rahatlığında edebiyatı hep ikinci iş diye yaparak eksilirler. Hemen hepsi İstanbul konaklarının çocuklarıdır ve yetişmelerine gösterilen dikkat, aileden geçen yüksek kat ayrıcalığı geleneği, onları bu soylu işe özentiye sürükler. Aralarında yetişen tek halk çocuğunun, Ahmet Mithat’ın ise, yeteneğini ve emeğini sonradan nelerle değiştiği, bu işin usta esnaflığıyla nerelere ulaştığı bellidir. Bu paşalar - beyler sülâlesi, ancak elli yıl sonra yerini, kalabalıktan gelen, yazarlığı bir tatlı avuntu, boş zamanları doldurma uğraşı olarak kabul etmekle yetinmeyip, yetişmelerinin kaderlerine yüklediği özel bir görev saymanın sorumluluğuyla İşlerini inançla savunanlara bırakır yavaş yavaş. Yirminci yüzyıl edebiyatımız bu noktada başlar. Ve diyebilirim ki yazarlarıntızın soy ve aile, toplumsal kat ve çevre, eğitim; ve iş alanlarında gösterdikleri değişim, aynı zamanda toplumumuzun da gelişim aşamalarını gösterir. Buna «edebiyatın halklaşması» denebilir. Yüzyılın başında doğanların hemen hepsi, ömürlerinin başlangıcını karartan nice savaş, yenilgi, bozgun anıları içinde yeni bilinçlere kavuşurlar. Günümüzün çoğu yazarlarının verimli emeklerini sağlayan ana toprak, alabildiğine ciddiyetle girişilmiş bir yaşama sınavının güçlükleri olarak temelde sapasağlam durur. O kuşakların, Kurtuluş Savaşına ve Cumhuriyet’in kuruluşuna adanmış duyguları önceleri yanıltıcı coşkular edebiyatı olarak doğsa bile, kısa bir süre «Millî Edebiyat» diye adlandırılan akımın gerçekçi sözcüleri çıkar ortaya; köpük durulmuş, maya tutmuştur.

Kemal Bilbaşar, 1 Şubat 1910'da Çanakkale'de doğar. Bu İkinci Meşrutiyet bebeği, Kafkasya’dan gelen bir babayla Bulgarya göçmenlerinden bir ananın Anadolu toprağında kaynaşmış ürünü olarak dünyaya gelirken, tarih boyunca süregelmiş Türk göçü ve Türkiye bileşiminin canlı bir özeti gibidir. İki yaşında şehit babanın yetimliğiyle ana kucağında eksik kalmak, sonra bir üvey babanın esirgemesine sığınmak, nice kişisel yaşantı olarak o yılların belki çok rastlanır kaderidir. Trablus - Balkan - Dünya savaşlarının yarattığı «Şu rûy-i zcrd-i sefalet» nice çocuğun hayatında «siyah-ı mateme benzer terane-i ıyd»ler olarak sürecek. Sonra bilinç altından etkilenen tohumlar, zor geçitlerden birer birer kurtulur, geçmişlerini yeni değerlerle doldurarak insancıl ölçülerini bulurlar.
Küçük yaşlarda geçim güçlüğünün sorumluluğunu duymak, sigara kâğıdı, kibrit, gazete satmak bir çocuk ruhunda ne etkiler bırakır, bunu belirlemek güç olmalıdır. «Sekiz yaşıma dek yetim büyüdüm. Annem ikinci kez evlendi. Üvey babam küçük bir memurdu. Evimizde geçim darlığı çekilirdi. Terzide ve kavaf dükkânında çıraklık ettiğimi hatırlıyorum.» diyor yazar. «Üvey babam sofu bir adamdı. Geceleri ailece camilere, tekkelere giderdik. Biz çocukların en sevdiği cami, Kurşunlu Cami idi. Namazdan sonra ortaya çıkarılan kocaman doksandokuzluk tespihi topluca çekmek, etekleri açılarak dönen dervişleri seyretmek oyundan tatlı gelirdi bize. Kış ayları ailemizin tek eğlencesi masal ve hikâye okumaktı. Fukara tatar mahallesinde toprak sıvalı evimizi bugün arasam belki bulamam. O evi Binbir Gece Masallarından, Tutinâmc’den, Kırk Vezir hikâyesinden örtülü renkli bir düş evreni içinde hatırlarım.» (Türk Dili Dergisi 195, Aralık 1967 ve Cemo’nun 2. baskısına önsöz).

Bu anı izlenimleri, bu bölük pörçük geçmiş dünyası, nice korkulu karabasanla imparatorluğun yıkım yıllarına raslayan bir ömür başlangıcı, o uzun süren ilköğrenim şansı ve yetişme güçlüğü kimbihr hangi çabalardan sonra değerlenecek ve Bilbaşar «Denizin Çağırışında bir ucundan araladığı tedirgin çocukluğundan ne kadar sonra, o Tatar mahallesindeki kerpiç evi gene edebiyat dünyasının öğeleriyle hatırlayarak mutluluk duyacaktır. «Paylaştıkça sevinç artar, keder azalır» - «Elle gelen düğün bayram» diyerek her bulduğu kurtuluş yolundan ge-reğince yararlanacak...

Bilbaşar'uı çocukluğunu kolaylıkla tasarlayabiliriz; bu hepimizin birazıdır. Bu. taşra kasabalarında oluruna bırakılmış özensiz bir bitki hayatı gibi, belki ondan da yoksun, susuz ve güneşsizdir. «Üvey babama kalsa biz iki oğlan hafız olacak ve sanaatkâr yetişecektik» diyor. «Ne var ki kurtuluştan sonra ortaya çıkan ağabeyimin direnci ile bu istek gerçekleşmedi. Ağabeyim ilkokulu bitirtti ve bizi Öğretmen okuluna yerleştirdi.» İşte Türkiye budur; bir yanda hafızlık ülküsüne göz dikmiş kuşaklar, onun dizi dibinden öğretmen okuluna koşan çocuklar... Aynı ailenin bireyleri içinde ayrı çağlar bakışı. Karmaşık bir şey gibi görünmesine karşın bu yaygın bir gerçekliktir ve Yeşil Gece’nin (Reşat Nuri Güntekin» Şahin Efendisi gibi, medreseden muallim mektebi aydınlığına gitme yolunu bulmuş insanlara borçluyuz birçok şeyi. Yirminci yüzyıla birbirine karşıt kurumların yanyanalığıyla giren Tanzimat artığı imparatorluğun, Cumhuriyet günlerinde bel bağlayacağı umutlar bu küçük kaçışların toplammdadır.

Kemal Bilbaşar’m öğretmenliği, bana sadece onun kişisel meslek kaderi gibi görünmez. Cumhuriyet öğretmenliği apayrı bir şeydir. Ben bunu kendi hayatımda, geleceğimi o kadar etkilemiş olan, imrenilecek ülküler ve örnek insanlar olarak gördüm. 1930 yılları öğretmenliği para pul düşünmez çıkarsızlığı, zafer sonrası ülkücülüğüne adamış inançlarıyle coşkulu, çalışkan, yorulmaz, aydınlık bir kişilik gibi görünmüştür hep. Onun için Bilbaşar’m iki yıllık köy öğretmenliğini de (1929 - 1931), Eğitim Enstitüsü aşamasını (1931 - 1935) da apayrı açılardan değerlendiriyorum.
Kişiliğindeki ahlâkçı, ülkücü, inançlı ve devrimci çizgi, umutsuz bir çocukluktan hep kendini aşarak gelen dürüst bir çabanın özeti olmalıdır. Ve burada üçüncü öğeye sıra gelir: Öğretmen evliliği.
Sanırım en sağlıklı, en devamlı, en mutlu, en dirlikli evlilikler olagelmiştir bu. Ekmeğin yarısını kadının eşitlikle kazandığı, çiftin birbirini horlamadan tamamladığı, aynı işin çabasında birbirini yücelterek desteklediği bu ortak emek ve inanç birliğinde birçok güzellikler saklıdır. Böylece içyüzünü hiç bilmediğim Bilbaşar’m kişisel yaşantısını ve onun edebiyata yansıyışını hayat çizgisini etkilediğine inandığım üç açıdan değerlendiriyorum: Aile olanaklarıyla öğrenim ve yetişme yolları, seçtiği mesleğin ülkü ve iş yönü, kurduğu yuvanın mutluluk ve dirlik şartları.

Kemal Bilbaşar’m ilk yazısının, 1938'de yayımladığı, «Kaza yahut Çımacı Haşan» adlı hikâye olduğunu biliyoruz. Bir başlangıç için geç bir tarih; bu, onun, 1937’de yerleştiği İzmir ömrünün ilk dürtüsüdür. Daha önce o dönemin en okunan yazarlarının eserleriyle uzun süre kendi kendine hazırlanmış olduğu bellidir.
Çileli bir yaşamanın elbette hem kendi içine, hem çevresine yönelen, dost kitapların bakış açılariyle değerlendirilen özgün bir sesi olacaktır. «Anadolu’dan Hikâyeler» (1939), mesleğinin ilk aşamasında ve muhtemelen aile ve akraba kişilerinin tanıdık topraklarında yakından gördüğü kasaba hayatının görüntüleriyle doludur ve bu alan bizim edebiyatımızda en iyimser ölçüye yirmi otuz yıllık geçmişi olanı acemi ve uzak bakışların değinmeleriyle azıcık dile getirilmiş taze bir konu çerçevesidir. Bütün edebiyatiyle her zaman «yerli» bir yazar olarak, özentisiz saflığın ve kendine bağlı tutumunu yitirmeden savunacak olan Bilbaşar; ilk kitabından bugüne kadar bu sözcülüğü bırakmayacak, gittikçe daha kökten bir dönüşle hep oraya, Anadolu’ya dönecektir.

«Cevizli Bahçe» (1941), «Pazarlık» (1944), küçük hikâyenin en tutulan tür olduğu bir dönemin ürünleridir. Sanki o günlerde herkes hikâye yaşamakta, hikâye görmekte, hikâye bulmaktadır. Bilbaşar'ın yolu, bütün çeşitliliği içinde hep aynı çevre insanlarını; dar gelirli memurlan, emekçileri, kasaba eşrafını, günlük hayatı içinde küçük şehirlerin sivrilmiş tiplerini, savaş darlıklarr içinde ölçüleri bozulan orta kat insanının derece derece düşüş serüvenlerini, hep yerel havanın çekici değişikliği içinde ustalıkla anlatır.

Nazilli ve İzmir öğretmenlikleri; 1950 sonrasında değişen toprak, emek ve üretim biçimleriyle yeni yeni yerleşmeye başlayan kapkaç düzeninin sıkıntıya soktuğu dar gelirliler yıpranışını gösterir ona. Pembe Kurt (1953) ve: «Köyden Kentten Üç Boyutlu Hikâyeler» (1956) İlhan Tarus ve Samim Kocagöz’de de başka örneklerini gördüğümüz bu konuların yer yer psikolojik öğelerle yumuşatılmış gerçekçi ürünleridir. İşte burada Kemal Bilbaşar’ın bir öğretmen olduğunu hiç unutmamalıyız. Bu, ta Reşat Nuri Güntekin - Halide Edip Adıvar tutumuna kadar uzayan, aşırıya kaçmadan gerçeklere dokunan, ılımlı bir olumlulukla ortalığı düzeltmek için eleştiren ölçülü bir bakıştır. Bütün bu acılıklar içinde biraz gülünçlük, acemilik, beceriksizlik görerek gülümseten; kalabalık sayfalarında olayları ilk nedenleriyle çözümlemeye çalışa» dolaylı bir bakış. Girişi, serimi, düğümü ve sonucu açıkça belli, yapısı klasik ama güçlü, anlatımı yalın, biraz yerel taklitlerle donatılmış, kendini rahatça okutan dengeli hikâyeler.

Bana göre Kemal Bilbaşar’ın büyük başarısı, her çeşidinde türlü ustaları yetişmiş olan hikâye biçiminde değildir. Onda sürekli olarak hikâyenin sınırlarını zorlayan, hep bir süreç içinde zincirlenmiş kaderler konusunu ele alan, en kısasında bile bir anı değil, geniş bir zamanı işlemeye çalışan büyük hikâyeye ve romana yaklaşan soluklu bir emek vardı. Ne var ki bu eğilim ilk roman denemesi olan «Denizin Çağırışısın (1943) olgun bir başlangıç yapmaya yetmedi. Burada birinci şahıs ağzından denediği anlatımla, hayatını yaşamak için dar çevreden büyük şehre gelmiş hasta ve dengesiz bir tipin acemiliklerini ve çaresiz ölümünü anlatıyordu. Ama büyük fırsatları çabuk bakışlarla atlıyor, asıl anlatılacak konuları harcıyordu. O küçük kasaba hayatına iyimser umutlarla başlayan savcıyla doktorun zavallı çöküşlerini iki üç paragrafta özetliyor, ele aldığı mariz tipin kuruntuları, sanıları arasında kendi bastığı yeri yitiriyordu.
Sonradan bu iki paragraflık yaşantılardan ayrı ayrı romanlar çıkacak, söz gelimi İlhan Tarus «Yeşilkaya Savcısında, Yaşar Kemal «Tenekemde ayrı ayrı başarılara ulaşacaklar, Sabahattin Âli’nin «Kuyucaklı Yusufsundakl Kaymakam Selâhattin, Cevdet Kudret’in «Havada Bulut Yok» romanındaki öğretmen, işte çabucak bakılıp geçilmiş bu alanların dramını vereceklerdir.

1956 - 1961 arası, öğretmenlik - gazetecilik işinde yorulan, tefrika - senaryo ek çalışmalariyle geçimini kurtarmaya çalışan yazarın zor dönemi olmuştur sanıyorum. Hikâyenin yerine tiyatro eserleriyle başarılı romanların geçtiği bu dönemde, kalem yatkınlığını son derece keskinleştiren verimli çalışmalar yaptığı, şimdi ulaştığı yükseklikten belli oluyor. Öyleyken kitap biçimine gelen ikinci romanı «Ay Tutulduğu Gecesde (1961) çok umutlu bir devam değildi. «Pek tabiî bu bir övgü değil, birkaç satırla geçiştirilmiş bir umut kırılışı; nice güzel hikâyesini okuduğum bir yazarın, bekleneni getirmediği zaman sükûta yakın bir geveleme ile savsaklanmış kısır dönemi» gerekçesiyle bu kitaptan şu satırlarla söz etmiştim: «Alıştığımız kasaba hayatı konularını sürdürüyor; yer yer en uyartıcı cinsiyet tasvirleriyle, nükte ve fıkralarla doldurulan eser, belli ki film, olma imkânlarını da hesaba katan yazarının, senaryo kolaylıklariyle kaleme aldığı renkli bir çerçeve çiziyor. Bir kasabaya su getirme olayı etrafında birleşen ressam, öğretmen, nahiye müdürü, ağa, eşraf, ayak takımı. Tam yerli film ölçülerine göre ayarlanmış bir tatlı sonuç...» (T.E.B. Yıllık 1962). Sanırım bu yumuşak romanın özrü, yazıldığı yılların sıkıntısında yatar.

Kemal Bilbaşar'ın, emeğinin son döneminde giriştiği ilginç uğraştan büyük sonuçlar bekliyorum. Yeni konular yaratma yoluna girmeden, eski işlediği dilimlere dönüşü, bilinçli ve çalışkan bir yazarın değişen zamanların koşullarına göre yeniden koşuya başlayışı gibi, inanılmaz bir çaba gerektiriyor. Bildiğiniz gibi 1953’te Çancı’nm Karısı, 1962'de Saltanatın Satılışı (T.E.B. Yıllık) adlariyle yayımladığı iki hikâyeden Cemo’yu çıkardı. Eşine Taslamadığım bir yücelişle, derin topraklar altında akıp akıp da birden yeryüzüne yeniden fışkıran büyük bir düden gibi birden o müthiş Cemo çıktı ortaya. Bu gerçek bir edebiyat zaferiydi ve hak ettiği ilgiyi, övgüyü de gördü.

1961 sonrası, isteğiyle emekliye ayrılan Bilbaşar’m geniş bir rahatlık içinde değilse bile güzel bir özgürlük havasında bulunduğu dönem olmalıdır. Emeğiyle yetişmiş nice öğrencilerinin karşısında açık alınlı bir öğretmen diriliğiyle kendini bütünüyle sanatına verecektir sanırım. İşte bu mutlu dönemin ürünü Cemo; diliyle, anlatı ustalığıyla, konusunun ilginçliği ezanında doğruluğu, etkisi oranında gücü, coşkusu oranında düşünce özüyle, yepyeni, görülmemiş bir güzellik gibi birden çıktı ortaya. «Kemal Bilbaşar’ιn durmuş dinlenmiş bir şarap gibi bekledikçe olgunlaşmış emeğini kutlamak istiyorum. Cemo’yu hemen okumanızı salık verirken, bir zevkin ortaklığını paylaşmak onu defalarca arttırmanm tadını yaşayacağınıza güveniyor, o hazzı duyuyorum.» (Yön 155, 18 Mart 1966) satırlariyle iletmeye çalıştığım sevgi o gün gibi bu¬gün de içimde. Bunun, şimdi Memo ile artacağına ina¬narak ne kadar hoşnudum.

Cemo, tam bir roman mıydı? Şiirsel anlatımının, destansı havasının, kahramanlarının kendi dilleriyle konuşmalarının güzelliği nerden geliyor? Doğu sorunu tıpkı böyle midir? Daha geniş kuşkulara kapılmanın gereği yok. Her sanat eseri kendi ölçüsünü, kendi erdemini, kendi kuralını kendi yaratır. Cemo, edebiyatımızda örneğine pek az Tasladığımız yeni bir başarıdır.
Elbet bu romanın bir devamı olmalıydı. Sabahattin Ali, «Kuyucaklı Yusufsunu, kitabın sonunda öldürmez, dağlara doğru koşturur.
Çamlıbel, namusunu kurtaran Ahmed’i (Canavar) aym kurtuluşa yöneltir. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i öyle... Bu, Köroğlu’nun sırroluşu gibi gizli ve güçlü bir umuttur. Cemo’nun sonunda Memo’nun Dersim dağlarına doğru yöneldiğini görmüştük.
Sorikoğlu’ndan alman öçten sonra ne olacak? Cemo ile Senem’in ortasında Ağa Memo hangi dramlara girecek? Bilmiyorum. Bu gizli hâzinenin kapıları sanırım bu kitapla açılmak üzeredir. Hepimizi yeni bir eserin güzel coşkusu bekliyor.
Bir kadın güzelliğine düzülen hayranlık destanından, toplumsal sorunlar içinde Doğu coğrafyasının bütün insan özelliklerine yönelen Kemal Bilbaşar Cemp’da Komutan ve Fahri Yarbay umudunda iyimser kişiler çizer, sivil memurlar dünyasının bencil çürüyüşünü verir. Ağa rüşvetine yatkın bu dirençsiz kalleşliklerle Doğu insanının yasa haklarının sağlanamıyacağı bellidir. Kendini silip herşeyi kahramanlarına anlattıran yazar, bütün konuşmaların ustalığında, bir yığın imkânın zengin başlangıç noktalarında bırakır eserini. Onun için Cemo’nun devamını ilgiyle, özlemle, saygıyla bekliyorum.

Şıh Kızı Senem Anlatıyor

I. Bölüm

Ben Monzur gözesi (*) nin dikensiz gülü, Ke... uşağı şıhının biricik dölüyüm. Senem derler adıma. Tujik Baba toprağından karılmış çamurum. Ak süde benzeyen Monzur suyuyla yunulmuş tenim. Gözümün elifinde gün ışığı yanar, kara saçlarımdan gök ışıltıları dökülür. Bu sebeble koklem kaşlı, gül nakışlι güzelliğim dillerde gezer, kara gözlerimin elifi fermanlar bozardı. Kara saçlarımın her teli bir yiğidin bileğini bağlar, kirpiklerimin her oku bir âşığın yüreğini dağlardı. Seyyitler uğruma keko (**) sun satar, şıhlar, ağalar kapımızda kulluğa can atardı. Dersim yaylasından Dicle düzüne söylenirdi türküm.

Öyleyken bir çancı ustasına yanmış, kul olmuşum. Canım helâl, gözüm helâl Memo’ya. Ben ki şıh babomun ömür boyu beklediği onca ağacın bir tek meyvasıyım, ben kimi bin şıh kızı feda yoluna.
Babom Abdo, Koresanlı’ların ulusu, Ke.. uşağının namdar şıhı idi. Sürüsü celebi sayıya gelmez, yatağı (***) nın, toprağının sonu nere, bilinmezdi. Marabası, tüfekçisi oba basar, kervan soyar; ak sakallı seyitleri adak derler, cer toplar, getirir ayağına yığarlardı. Mal desen mal, pul desen pul, koca aşiret ...

(*) Göze: Kaynak.
(**) Keko: Ocak, adak sunulan yer.
(***) Yatak: Otlak, yaylak.


Kemal Bilbaşar

Memo

Tekin Yayιnlarι

Tekin Yayιnlarι
Memo
Kemal Bilbaşar

Basım 1969
Basım 1972
Basım 1974 (Mayıs)

- Kapak Kompozisyonu: Erkal Yavi
- Kapak Baskısı: Evren Ofset
- Dizgi ve Baskı: Yaylacık Matbaası
- Cilt: Deniz Mücellithanesi
- Kitabı Hazırlayan: Metin Aldemir
- Kitabı Yayımlayan: Kemal Karatekin

Tekin Yayınevi
Ankara Caddesi No. 51
İstanbul

Tel: 27 69 69

Kemal Bilbaşar
Memo
Roman

Üçüncü Basım
Tekin Yayınevi



Fondation-Institut kurde de Paris © 2026
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues