La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan


Auteur : Hasan Yıldız
Éditeur : Koral Date & Lieu : 1991, İstanbul
Préface : Pages : 208
Traduction : ISBN :
Langue : TurcFormat : 135x195 mm
Code FIKP : Liv. Tur. Yıl. Sev. 1023Thème : Histoire

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan

Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan

Hasan Yıldız

Koral


"Bu sabah antremana çıktık ve birliğe kültür Fizik hareketleri yaptırmaya başladık. Çok soğuk olduğu halde askerler hala yazlık elbiselerini taşıyorlardı. Yani altta gömleği olmayan ince bir elbise ve donsuz yırtık bir pantolon. Hemen hemen çıplak, aç ve bitkin... Korkunç bir sahneyi sergiliyorlardı. Sakalın üzerine düşen bıyıkları ile, bir deri bir kemik kalan, ölüler gibi solmuş titreyen bu sefil askerlerin subayı olmak ne acı!..

Elbiseleri gözden geçirdim. O kadar yamalıydılar ki, ilk renklerini ayıramıyordum.

Şimdi en ön saflardayız ve hala antreman yapıyoruz. Tümenin en seçkin ve en yiğit askerleri olduğu söylenenlerin ilk fizik hareketlerini tanımadıklannı düşünebiliyor musunuz? Yıpranmış olan bu askerlere nasıl antraman yatırabilirsiniz? Yürümeye bile mecali kalmayan bu insanlardan koşmalarını ve zıplamalarını nasıl bekleyebilirsiniz? Onların silahsız ve ekipsiz olarak bir ayak yüksekliğinde bile zıplamayacaklarını söylerken tamamen doğruları dile getiriyorum. Kollarını kımıldatamıyorlar ve diz çöktüklerinde doğrulamıyorlar, bacaklarına hakim olamıyorlar. Bu yoksul iskeletleri ölüme gönderip başımıza nelerin geleceğini düşünürken oldukça heyacanlıyım. Yurdum için mücadele ediyorum ...



"Tarihi bilmeyenler, kendilerini bugünün cahili olmaya da mahkum etmektedirler, çünkü şimdinin unsurlarını karşılıklı ilişkiler içinde tartmaya ve değerlendirmeye, yalnızca tarihsel değişim izin vermektedir."
Claude Levi-Strauss

ÖNSÖZ

Son dönemlerde Türkiye'de Musul'un işgal planlarıyla belli bir ivme kazanan ve giderek kamuoyu önünde açıkça tartışılır hale gelen Kürt sorunu, bilinçli bir biçimde bazı çevrelerce Lozan Anlaşmasına kadar çekildi. Ulusal sorunların sömürgeler genel sorunu çerçevesinde hala var olduğu ve kendisini şiddetle çözüme dayadığı dünyamızda, kapitalist ve sosyalist ülkeler arasında var olan yumuşamanın verdiği etki ile Türkiye'de de kimi çevreler, bu ortamın verdiği cesaretle, Kürt sorununda oportünist mantıklarını Lozan anlaşma maddelerine kadar dayadılar. Sadece dil sorunuyla ilgili olabilecek böylesine sınırlı bir olgu, çağdaşlaşmak zorunda olan Kürt halkının karşısına bir talep olarak çıkarılmak istenmektedir. Gerek parlamento çevresindeki Kürt Milletvekillerinden bazıları, gerekse dışardaki sivil güçler, böylesi bir talebi kamuoyuna mal etmenin solunu açmaktadırlar. Oysa bu talepler, Ortadoğu'da yeni dengeler peşinde koşan ve eski tip maceralardan uzak durmaya çalışan ABD emperyalizminin baş politikası olarak karşımıza çıkmaktadır.

1988 yılının son aylarında Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Celal Talabani'nin ABD'ye yaptığı ziyaretin ardından, Kürt sorununun silahtan çok siyasal yöntemlerle çözüm arayışları bu politikanın devamından başka birşey değildir.
Nitekim ABD'de son dönemlerde yayınlanan raporlar bölge devletlerine Kürt sorunu hakkında "uygun" bir çözüm önerileriyle doludur.

Bugün gelinen noktada bu tür siyasal çözümlerin ne kazandıracağı bir tartışma konusudur.

Tarihten öğrenmek ve yeni geleceği hazırlamak bir bilimsel metot sorunudur. Bilimsel yöntemlerle tarihi incelemeyen birini bekleyen son sadece basit bir hayal kırıklığı olabilir. Böylesi bir hayal kırıklığını birey olarak her gün yaşama hakkına sahip olabiliriz. Ancak çağdaş haklardan yoksun bir halkı bu oyuna alet etmek vahim; vahim olduğu kadar da onursuz bir davranış biçimidir.

Bu araştırmada beni ilgilendiren nokta, sadece Lozan'daki azınlıklar kavramının siyasal literatürdeki yeri ile, Türkiye’deki uygulanış biçimi değildir. Aynı zamanda, Emperyalist güçlerin Ekim 1917 Devriminin doğurduğu yeni şartlar içinde, bölgede, kendilerine yakın ve güçlü bir devlet istemini, yeni Türk yönetimi ile birlikte nasıl gerçekleştirdiklerini belgelerle açığa koymak ve bu politika içinde yine emperyalistlerin -Türkiye'de çok sözü edilen- Kürt devleti peşinde oldukları hikayesinin gerçek yüzünü tarih önüne sermektir.

İster zorunlulukların ürünü olsunlar, isterse çok istemli eylemliliklerin ürünü olsunlar, tarihteki olup biten olaylar en gerçek olgulardır. Bunları değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Bir zaman için yanlış bilgilendirmeler yüzünden gerçekler hasıraltı edilebilir; ama yok edilemez. Kürt halkı da bugün çarpıtılan tarihin gerçeklerini tek tek öğrenmek hakkına sahiptir. Çağdaş haklarına ulaşma mücadelesini tarihsel doğrularıyla zenginleştirmek ve gerçekleri açığa çıkarmanın tüm Türkiye halklarının da çıkarına olacağına inanıyorum.

Doğaldır ki, ulusal sorunun taşıdığı siyasal perspektifler ve günümüz şartlarında taşıdığı önem, ayrı bir konudur. Bu çalışmamızın dışında kalan bir sorundur. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşe gittiği ve cumhuriyetin kurulduğu yıllara ait Türk siyasal çevrelerinin, Kürt sorununa bakış açısını irdelerken, amaçlarımızdan biri de kamuoyunu bu kavramlar üzerinde yeniden düşünmeye sevketmek ve alabildiğince geniş bir yelpaze içinde Türk ve Kürt halkları arasında var olan güven sorununu tarihsel verilerle arayıp bulmak ve geleceğe olumlu bir şekilde aktarmaktır. Türk halkı, sahip oldukları cumhuriyeti en azından nasıl elde ettiklerini bilmek durumundadırlar. Ne yazık ki, resmi tarih bu hakkı kendi halkından esirgemekte, onları yanlış bilgilerle donatacak ne kadar malzeme varsa kullanmaktadır. Her iki halkın geleceği açısından tarihsel verileri politik bir kaygı taşımadan vermek, tarih bilincine ve tarihe karşı taşınan sorumluluğun olgun ifadesidir.

Politik tavırların gerisinde yatan tarihsel gerçekleri açığa çıkarmak gerçekten güç bir iştir. Bu tür bir çalışma titiz olduğu kadar, politik ön yargılardan da uzak olmayı gerektirmektedir. Üstelik "resmi tarih herşeyi yanlış söyler, o halde tersi doğrudur" gibi bir yaklaşım psikozuna da girmemek gerektiği kanısındayız. Zira bir şeyin kendisi doğru olmayabilir; ama doğrulanmayan şey (A), (B)’nin doğruluğunu otomatik olarak bize veremez. Çünkü yaşamda herşey iki olgu/iki çizgiyle açıklanamaz. Daha geniş bir perspektiften sorunu ele alacak olursak, olguların gerçekliği A ve B arasında, bunların birbirlerini yadsımaları temelinde değil; A ile Z arasındaki renkliliğin içinde gizlidir.

Gerçek, somut bir olgudur. Tarihsel gerçekler ise, insan ilişkileri üzerine kurulmuş deneylerdir. Bu olgulardan insan ilişkilerinin kompleks karakterini bulup çıkarmak titiz ve uzun erimli bir çalışmayı gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, ön yargılarla yapılan araştırmalar, sorunu içinden çıkılmaz "versiyon"lar haline getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Eğer sorunu felsefi boyudan içerisinde incelersek, gerçekliğin tek bir yanının olmadığını görürüz. Tarihsel her bilginin ilgili taraflar için bir gerçekliliği, açıklanabilir bir şekli vardır. Ancak bu şekil gerçekliğin izafi yanıdır; ve sübjektif olgularla beslenmesidir. Tarihsel verilerde gerçeklerin açığa çıkartılabilmesi için, sözü edilen konunun, ilgili taraflarca görüldüğü gibi ele alınması ve elde edilen bu bilginin, olgunun bizzat kendisi ile çarpıştırılması zorunludur. Bu ise, zaman ve uzay (mekan) kavramını da gerekli kılmaktadır, işte tarihsel gerçekliğin kendisi bu üç eleman içinde gizlidir.

Çağdaş antropologlardan Claude Levı-Strauss, tarihin önemini anlatırken şöyle der: "Her türlü anlaşılırlık arayışının çıkış noktasını tarih oluşturur. Kimi meslekler için söylendiği gibi, tarih her şeye götürür adamı, ama içinden çıkmak koşuluyla."

Tarih alanında gerçeklerin açığa çıkması, bilginin sınırlarının genişletilmesi için bu üç elemanın kayıtsız biçimde ele alınması ve diyalektik bir bakışla incelenmesi gerekir.

Bilimsel kariyerlerin ana ölçüsü, akademik kariyer korkusu taşımadan yapılan çalışmalardır. Fiziki bilimlerde insanlık artık bu korkulan taşımazken, asalaklaşan iktidarların baskısı sonucu sosyal bilimler, hala tutucu etkilerin baskısı altında bırakılmaktadır. Bilim kariyerlerine erişmiş elit bir tabaka bu tür baskılara en çok uğramasına karşın, bilim onurunu ayakta tutamamakta, akademik kariyerini koruma korkusu altında baskılara yeterli bir direnişle karşı koyamamaktadır. Çünkü tanrılaşan iktidarlar için fiziki bilimler tehlike olmaktan çıkmış ama, sosyal bilmler hala denetlenmesi gereken tehlikeli alanlar olmaktan kurtulamamışlardır. Tanrılaşan iktidarlara karşı mücadelenin en iyi tarih alanında verileceği, onun temellerinin en iyi bu alanda zorlanacağına inanıyorum.

Daha çok, Fransız gizli belgelerine dayanarak araştırmaya çalıştığım Sevr-Lozan-Musul sorununu incelerken, böylesi bir tarih bilinci hareket noktamı oluşturmaktadır. Araştırmamın konumu gereği yer yer Türk ve İngiliz belgelerine de başvuruldu. Lozan Görüşmelerinin TBMM'ne yansıyış biçimi önemli olduğundan birinci kaynak olarak TBMM gizli celselerindeki tartışma metinleri detaylı olarak incelendir elimizde bulunan Fransız belgelerindeki bilgilerle karşılaştırma olanağını bu şekilde bulup, sözü edilen savlarla ilgili doğruları ilk kaynaklardan araştırma olanaklarını bulduk. Çalışmamızın ana yönünü ilk belgeler oluşturduğundan, çok gerekli olmadıkça, başka çalışmalara yer verilmedi. Ancak, belgeler dışında yine Fransız Dışişleri Bakanlığınca Lozan'da süren resmi görüşmelerin tutanaklarının yayınlandığı kitap, kaynaklarımız arasında yer aldı. Bu tutanaklar daha önce Prof. Dr. Seha L. Mcray tarafından Türkçe'ye kazandırdığından, ilgili metinlerin Türkçe çevirileri için bu kitabı esas aldık.

Gerçi Fransız gizli belgelerinin pek gizli kalmış yönü yoktur. Birçok Türk araşurmacı bu belgelere elini sürmüştür. Ne var ki, değen ellerden - her nedense - resmi tarih anlayışına uygun sonuçlar çıkmaktadır. Uzun seneler Kürt sorununun tabu olduğu bir ülkede bu konuya değinmemeleri bir ölçüde anlaşılır olabilir. Fakat, eğer bilinçli bir eylem içerisinde değillerse, tarih adına yola çıkanların, gerçekleri çarpıtma diye bir görevleri yoktur, olamaz. Gerçekleri çarpıtıp resmi tarihe uydurmak için kendilerini zorlamaları, bilimin kendisi ile çelişir bir durumdur. Bilimi resmi anlayışa kurban etmek ise, Galile'yi yargılıyan mahkemenin üyesi olmak demektir. Ama, hiç değilse tarihçilerimiz resmi tarihlerine "gerçekler her zaman bu kitapta olmayabilir" diye not düşebilirlerdi.

Tarih, bize, Türkiye'de bir tabu haline getirilen Kürt sorununun baskı ve yıldırma sonucu olduğunu göstermektedir. Uçsuz bucaksız kırları, göğsünü gökyüzüne dayayan yüce dağlan, yeşili, sarısı ve mavisi ile bu ülke toprakları üzerinde, kardeşlik türkülerinin söylendiği, hiç kimsenin kimseden korkmadan kendi adını, ülkesinin adını, ulusunun adını özgürce söylediği dönemler de yaşanmıştır. Bu özgürlük ortamından kimseye zarar gelmemiş; aksine, zorluklar içinde bulunan bir ülke kurtuluş yolunu bulmuştur. Ama bu kurtuluş, kardeş ilan edilen bir halkın tüm çağdaş değerlerinin sadece bir ulusa ait insan olmalarından kaynaklanan haklarının yıkımı üzerine kurulmamalıydı. Tarih acımasızdır; ve ne zaman olursa olsun, geçmişin yanlış değerlerini inatla ayakta tutmak isteyenleri yere vuracak güçtedir. İnsanoğlu var oldukça tarihin kötü yaratıcıları bu sondan kurtulamayacaklardır. Bugün Türkiye gerçeğinin taşıdığı sorunlara baktığımızda, geçmişin ne kadar kötü bir biçimde işletildiğini görmek mümkündür, insan emeğini ve gücünü en faydalı bir biçimde kullanma şansına sahip iken, bunu şöven çıkarlar uğruna karanlığa mahkum etmek istemenin sonuçlarını hep birlikte görmekteyiz. Bu yol, bir ülkenin aydınlık yolu değildir. "Doğu Anadolu" üzerine çok söz söyleyenler, geri kalmışlığından yakınanlar, şu veya bu iktidarı suçlamadan önce, Kürdistan'da tarihin işleniliş biçimine iyi bakmak zorundadırlar. Bunu kavramayan bir anlayış, ne kadar iyi niyetlerle dolu olursa olsun, sorunu temellendirmekten, gerçek çözümler bulmaktan uzak kalacaktır.

Temmuz 1989



Tarihsel Bir Geçit

Yıl: 1918
Gün: 24 Ocak
Yer Samanköprü-Mezopotamya

"Bu sabah antremana çıktık ve birliğe kültür Fizik hareketleri yaptırmaya başladık. Çok soğuk olduğu halde askerler hala yazlık elbiselerini taşıyorlardı. Yani altta gömleği olmayan ince bir elbise ve donsuz yırtık bir pantolon. Hemen hemen çıplak, aç ve bitkin... Korkunç bir sahneyi sergiliyorlardı. Sakalın üzerine düşen bıyıkları ile, bir deri bir kemik kalan, ölüler gibi solmuş titreyen bu sefil askerlerin subayı olmak ne acı!..

Elbiseleri gözden geçirdim. O kadar yamalıydılar ki, ilk renklerini ayıramıyordum.

Şimdi en ön saflardayız ve hala antreman yapıyoruz. Tümenin en seçkin ve en yiğit askerleri olduğu söylenenlerin ilk fizik hareketlerini tanımadıklannı düşünebiliyor musunuz? Yıpranmış olan bu askerlere nasıl antraman yatırabilirsiniz? Yürümeye bile mecali kalmayan bu insanlardan koşmalarını ve zıplamalarını nasıl bekleyebilirsiniz? Onların silahsız ve ekipsiz olarak bir ayak yüksekliğinde bile zıplamayacaklarını söylerken tamamen doğruları dile getiriyorum. Kollarını kımıldatamıyorlar ve diz çöktüklerinde doğrulamıyorlar, bacaklarına hakim olamıyorlar. Bu yoksul iskeletleri ölüme gönderip başımıza nelerin geleceğini düşünürken oldukça heyacanlıyım. Yurdum için mücadele ediyorum ve bundan üzgünüm.

Yanmış buğday tanesi ile açlıklarını gidermeye çalışan çıplak ayaklı ve başlı evlatlarını korkunç bir kavganın içine atan bu ülke ve bu hükümet için üzülüyorum. Korkunç soğuğa karşı korunacak sıcak bir elbise ve ayakkabıları bile yok bu insanların... Bir asker sağlam, güçlü, kuvvetli olmalı ve yeterli bir şekilde beslenmeli, giyindirilme-li, çevik olmalı ve çabuk hareket kabiliyetinde olmalı...

Bir an için bu ulusu çöküşe ve yok oluşa götüren bu şartları düşünüyorum. Ne korkunç zorbalık!... Açlıktan ölmüş bir durumda olan bu insanlardan koşmayı, saldırmayı öğrenmelerini ve bu ordunun savaşa devam etmesini bekliyorlar.
....

 




Fondation-Institut kurde de Paris © 2021
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues