La bibliothèque numérique kurde (BNK)
Retour au resultats
Imprimer cette page

Zihnimizdeki Karakolların Yıkılması


Éditeur : Yurt Date & Lieu : 1991, Ankara
Préface : Orhan Kotan Pages : 408
Traduction : ISBN :
Langue : TurcFormat : 145x212 mm
Thème : Politique

Présentation
Table des Matières Introduction Identité PDF
Zihnimizdeki Karakolların Yıkılması

Zihnimizdeki karakolların yıkılması, yargılama süreçleri ve özgürleşme

Sanık.: İsmaıl Beşikçi;

Hüsnü ve Zahide oğlu, 1939 iskilip doğumlu, Çorum ili iskilip ilçesi Hacıpiri mahallesi nüfusuna kayıtlı, Mercimek sokak, Barış apartmanı 37/2 Aşağıeğlence Etlik / Ankara'da mukim, boşta gezer, evli, çocuksuz sanık İsmail Beşikçi’nin sanık sıfatıyla alınan ifadesinde:

Soruldu: 1939 yılında iskilip'de doğdum. ilkokulu, ortaokulu iskilip ilçesinde, liseyi Çorum'da okuyarak Edebiyat bölümünden 1957-1958 öğretim yılı sonunda mezun oldum. Daha sonra aynı yıl üniversitelerin düzenlediği sınava katıldım. Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandım. 1961-1962 öğretim yılı sonunda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi İdari Şube Bölümü'nü bitirerek mezun oldum. Aynı yıl, İçişleri Bakanlığı tarafından burslu öğrenci olarak okuduğum için Çorum Valiliği emrinde maiyet memuru olarak görevlendirildim. Bu ilde üç ay kadar çalıştıktan sonra, askere gitmem için müracaatta bulundum. 1962 yılı sonlarında Tuzla Piyade Okulu'nda ilk yedek subaylık eğitimini gördüm ve daha sonra Bitlis ve Hakkâri illerinde diğer hizmet süremi tamamladım. 1964 yılı sonlarında terhis oldum. Askerlik dönüşü maiyet memuru olarak Tunceli ili Hozat ilçesine maiyet memuru olarak atandım. Bu sırada Erzurum Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Asistanlığı için sınav açıldı, ben bu sınava katıldım, başarı göstererek bu yerde asistan olarak görevimi sürdürmeye başladım. Yukarıda mecburi hizmetle çalıştığımı söylemiştim, müteakiben Milli Eğitim Bakanlığı'na bu zorunluluğumu yaptırmıştım. Erzurum...


YAYINEVİ'NİN NOTU

Bu kitap taş'a taş diyen bir bilim adamının Kürt’e Kürt dediği için başına gelen trajik olayların belgesidir. Bir bilim adamının teslim alınmaya çalışılmasmın, onun çok basit gerekçelerle aşağılanmaya çalışılmasının ibret verici öyküsüdür.

Herzamanki gibi Beşikçi’yi resmi ideolojinin emir ve komutasıyla suçlayan mahkemeler, bir de 12 Eylül yılları eklenince, sanki bu yargılamalar açığa çıkmayacakmış gibi pervasızlaşabilmişlerdir.

12 Eylül zindanlarındaki kişiliği parçalamaya, yok etmeye, insanları beyinlerini kusturmaya yönelik baskılar, mahkemelerin somut iddialardan yoksun polis fezlekesi gibi mütalaaları ile birleşmiştir. Sanıklar konuşturulmamış ve zaten normal açık duruşmalar hiç yapılmamıştır.

İnsanlar sevk zincirleriyle, prangalarla mahkemelere götürülmüşlerdir. Arabalara bindirilmeden kapı altlarında işkenceden geçirilmişler, ellerinden yazılı savunmalar alınmış, mahkemelerde konuşmamalar söylenmiştir. Nasıl olsa dönüp dolaşıp gelecekleri yer cezaevleridir çünkü. Söylenilenler yapılmazsa burada hesaplar görülecektir.

Diyarbakır Cezaevi gibi zulmün doruklarda seyrettiği cezaevlerinde insanlar onurlarını korumak için kendilerini yakmışlar, kafalarını duvarlara vura vura ölmüşler, intihar etmişlerdir. 1982’de 4 Kürt önderi Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz ölüm orucunda şehit olmuşlardır.

1984 yılında İstanbul’da cezaevlerinde direniş ve teslimiyet kol gezmektedir. 12 Eylülcüler tam teslimiyet istemektedir. Tek tip elbise, zorunlu eğitim, İstiklal Marşı söyletme... dayatılmıştır. Koğuşlar basılıp talan edilmektedir. Kitap, defter, yastık, yatak her şey yırtılıp ortaya yığılmaktadır. Bir taraftan da tutuklular arasında uzun zamandır alttan alta seyreden ikilik su yüzüne çıkmaktadır. Tutuklular teslimiyetçiler ve direnişçiler olarak ayrılmışlardır artık. Ölüm orucuna yalnızca iki hareket katılmış ve 75 gün süren eylemde Mehmet Fatih Öktülmüş, Haydar Başbağ, Abdullah Meral ve Hasan Telci şehit olmuşlardır.

İşte bilim adamı İsmail Beşikçi de aynı nitelikteki cezaevlerinden geçmiştir. Aynı muamelelere tabi tutulmuştur.
Beşikçi, Bilim yöntemi, Türkiye'deki uygulama 2. Türk tarih tezi, güneş-dil teorisi ve Kürt sorunu isimli kitabından dolayı verilen ceza infaz edilirken birçok cezaevinde kalmıştır. Bunlardan birisi de Sakarya cezaevi'dir. Buradan Kaynarca cezaevi'ne nakledilmiştir. Sakarya cezaevine gardiyanların yaptıkları bir baskında Beşikenin el yazıları "ele geçirilmiş"tir. Bunların arasında İsviçre yazarlar birliği başkanı'na yazılmış bir de mektup vardır. Beşikçi bir mektup yazarak "Türkiye Cumhuriyeti devleti'nin hariçteki itibar ve nüfuzunu kıracak şekilde devletin dahili vaziyeti hakkında yabancı bir memlekette asılsız ve gerçek dışı haberler neşrettiği" için hakkında dava açılmıştır.

Fakat sadece bir mektupla yetinmeyen mahkeme yaptığı araştırmalar sonucu görmüştür ki Beşikçrye, o da yazar olan arkadaşından bir yün kazak, "ayrı zamanlarda toplam 350 kron" gelmiştir!

Mahkeme sonuçlandırılabilir artık. Karar: 10 yıl hapis, 5 yıl sürgün. Mahkemenin verdiği gerekçeli kararda şöyle bir mizansen vardır: Memleketi bölmek ve parçalamak için Beşikçinin karakter yapısı uygundur. Beşikçi bir kelime bile Kürtçe bilmemesine rağmen dış güçler onu Çorum ilinin İskilip ilçesinde bulmuşlar, yandaşlarına daha faydalı olması düşüncesiyle Siyasal Bilgiler Fakültesine sokmuşlar. 1961-1962 ders yılında mezun olan Beşikçi gayreti sonucu Yedek-subay okulunu bitirmiş. Ama bu görevini özellikle Bitlis ve Hakkari yörelerinde sürdürmüş. Daha sonraları sıfatını güçlendirmek ve daha da etkili olmak amacıyla 1965 senesinde açılan bir imtihana girerek Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Asistanlığını kazanmış. Bu arada kitap ve makaleler de yazıyormuş ve diyormuş ki Kürtlere: "Sen Türk değilsin, ayrı Kürt ırkındansın, sömürülüyorsun, müstakil bir Kürt Devleti kur, hakkını yedirme, Atatürk'e inanma, sizi Türkleştiriyorlar..." Ayrıca 1981/210 emanet sırasında kayıtlı mevcut suç konusu mektupların örnekleriyle diğer kitap ve belgeler gibi maddi ve hukuki "deliller" de ele geçmiştir. Ayrıca yurtdışından gönderilen bir yün kazak ve toplam 350 kron da var...

İşte böyle, ortada mahkemenin "dış güçler" dediği çeşitli Avrupa ülkelerinin Yazarlar Birliği Başkanlarına gönderilen bir mektup, bir yün kazak, o zaman 3500 TL. tutan Beşikçi’nin bir yazar dostundan gelen 350 kron... Ama verilen ceza 10 yıl hapis, 5 yıl sürgün.

Bu mektup davası ve sonuçları insana derin bir hüzün vermektedir. Gerekçeli kararın bir yerinde "... hiçbir ilmi kariyeri olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bulunan sanık İsmail Beşikçi’nin asistanlığını ileri sürerek öğretim görevlisi ve yazarlık sıfatını hakkı olmadığı halde kullanarak" diyerek Beşikçi aşağılanmaktadır... Beşikçi’.nin söylemediği şeyler sanki söylemiş gibi gerekçeli karara alınarak sözde karar güçlendirilmiştir. Mahkeme kararını açıklamıştır; top- lam 30-40 dakika süren duruşma sonucu... Halbuki Beşikçi'nin savunma dilekçesi 239 sayfadır. Ceza, savunma okunmadan verilmiştir.
Beşikçi'ye ceza veren yargıçlardan ikisi 7 ay sonra bazı sanık yakınlarından rüşvet alırken suçüstü yakalanmışlardır. Aldıkları rüşvet milyonlarca liradır. Ama aldıkları ceza, birisi 8 yıl 2 ay, diğeri 6 yıl 9 ay 20 gündür...

Görülüyor ki düşünceye verilen ceza rüşvete verilenden daha fazladır...

Yurt kitap-yayın Beşikçi’nin bütün eserlerini yayınlamaya başladığını kısa bir süre önce kamuoyuna duyurmuştu. Bu arada "Ortadoğu'da Devlet Terörü" isimli kitabımızdan milyarlarca lira ceza istenmektedir. Kasım ayının başlarında piyasaya verdiğimiz "Bilim yöntemi, Türki- ye'deki uygulama I. Kürtlerin mecburi iskanı" isimli kitabımız ise İstanbul 2 No.lu DGM'nin bir kararıyla toplatılmıştır. Bu son kararla ilgili bir şeyler söylemek istiyoruz: Kürtlerin mecburi iskanı 1977 yılında Komal Yaymevi tarafından yayınlanmış ve toplatılmıştır. Görülen dava sonucu İsmail Beşikçi'ye 1.6 yıl hapis cezası verilmiştir. Ceza infaz edilmiştir. Ceza 142/3'den verilmiştir. 12 Nisan 1991 tarihinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası'nın 23. maddesi uyannca 140, 141 ve 142. maddeler kaldırılmıştır. Ve biz sözkonusu kitabı, dava tümüyle ortadan kaldırıldığı için Ekim 1991'de yeniden yayınladık. İst. 2 No.lu DGM kitabı toplatma karannda "3713 sayılı yasanın 8. maddesinde belirtilen suçun işlendiği ileri sürüldüğünden, kitap bu yasanın yürürlük tarihinden sonra yeniden yayınlanmış olduğundan" cümleleri yer almaktadır. Demekki 142/3'ün kaldırıldığı doğru değildir. Bir hile yapılmıştır. 142/3 daha da ağırlaştınlarak Terörler Mücadele Yasası'nın 8. maddesine konulmuştur. Davası düşmüş kitaplar tekrar toplatılabilmektedir. Yazar 142/3'ten cezaevinde yatmıştır. Şimdi de aynı yazar, aynı kitaptan 2-5 yıl hapis, 50 milyon liradan 100 milyon liraya kadar para cezası isteği ile, yayınevi ise, milyarlarca lira para cezası isteği ile yargılanacaktır. Biz, insan haklarını, basın özgürlüğünü aramaktayız.

Bir de şunu açıklamak istiyoruz:

Yayınevimizin çıkarttığı kitaplardan önemli bir kısmı toplatılmıştır. Kitaplarımızın toplatılmasını istemiyoruz. Kitap yayınladığımız için yayınevimize polisin gelmesini istemiyoruz. Kitapçılardan kitaplarımızın ve başka yayınevlerinin kitaplarının, dergilerinin vs. toplatılmasını istemiyoruz. Polisin kitabevlerine toplatma için gitmesine kesin karşıyız.
Biz basın özgürlüğü, düşünceyi ifade etme özgürlüğü istiyoruz. Hiçbir Avrupa ülkesinde kitap toplatma yok. Derleme diye bir kurum da yok. Ancak şahıslara yönelik hakaretler olursa kişilerin başvurusuyla kitaplar dava konusu olabiliyor. Biz de aynı hakkı istiyoruz.

Kitap, dergi v.s. toplatmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir. Düşüncelere tahammül istemekteyiz. Bu yüzden herhangi bir davanın aleyhimize sonuçlanması halinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na kişisel başvuru hakkımızı kullanacağız. Ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görülecek dava da tahminimize göre bir kitap davası olmayacaktır.
İsmail Besikçi'ye saygı, okura dostlukla...

Yurt kitap-yayın


Militan bir demokrat:
İsmail Besikçi*

Türkiye'de şovenizmle hesaplaşmak demek, esas itibariyle Kemalizm ile hesaplaşmak demektir. Kemalizın ezen ulus milliyetçiliğinin adıdır. Zulmedenlerin felsefesidir. Kemalizm, Türk burjuvazisinin baskı ve egemenlik aracı olan Türk devleti'nin ideolojisidir. Ve bir devlet ideolojisi olarak, toplumun bütün kesimlerine devlet eliyle sokulup kurumlaştırılmıştır.
Kemalizm'in en önemli yapısal özelliklerinden birisi anti-Kürdizmdir. Yani Kemalizm, bir toplumsal olgunun inkarı üzerine temellenmiştir. Buna göre "... Türkiye'de yaşayan herkes Türktür. Türk olduğundan ötürü mutludur. Kürt diye bir ulus, Kürtçe diye bir dil yoktur. Kürtler, dağlı Türklerdir. Kürtçe, Türkçe'nin bozulmuş bir şivesidir."

Türk üniversiteleri, 60 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca bu düşünceleri yapmış ve yaymışlardır. Resmi ideolojiye kölece boyun eğmişlerdir. inkarı kurumlaştırmışlar, yalanı bir devlet politikası haline getirrnişlerdir. Bu bilim dışı, antidemokratik ve resmi ideolojinin inkarcı yapısına karşı üniversitelerden gelen ilk ve tek eleştirinin sahibi İsmail Beşikçi'dir. Bundan dolayı da Beşikçi'ye hiçbir şart altında tahammül edilememiştir. Beşikçi, zorla susturulmaya çalışılmış, bilimsel çalışma imkanları elinden alınmış, işsizliğe, açlığa mahkum edilmiştir. Bunlarla da yetinilmemiş yıllarca cezaevlerinde tutulmuş, dava üzerine dava açılarak on yıllar tutan cezalara çarptırılmıştır.

Şüphesiz, sorun, yalnızca bir bilim emekçisinin susturulmasıyla sınırlı değildir. Resmi ideolojiye ters düşen çalışmaların engellenmesi ile de sınırlı değildir. Çünkü, Beşikçi’nin çalışmaları sürekli ve sistemli olarak doğrulanmaktadır. Resmi ideolojinin yok saydığı, bilim adamlarının üniversitenin yokluğunu ispat için çırpındığı Kürt olgusu toplumsal olduğu kadar siyasal olarak da kendisini ortaya koymakta, resmi ideolojiyi iyi tekzip etmektedir... Dolayısıyla sorun, bir ülkenin bağımsızlığı bir ulusun özgürlüğü düzeyinde temellenmektedir... Bunun karşısında devlet eliyle oluşturulan gerici barajlar tutunamamakta, resmi ideoloji çatırdıyarak yıkılmaktadır...

Beşikçi’nin ilk çalışmaları altmışlı yıllarda gün ışığına çıktı. Doktora tezi olarak incelediği "Göçebe Alikan aşireti, Doğuda değişim ve yapısal sorunlar", "Doğu mitinglerinin analizi" ve nihayet oldukça geniş kapsamlı bir çalışma olarak "Doğu Anadolu'nun düzeni sosyo-ekonomik ve etnik temeller" isimli araştırmalar yayınlandı. Bu çalışmalar henüz resmi ideolojinin kalıplarını parçalayan çalışmalar olarak değerlendirilemez. Beşikçi, resmi ideolojinin tabu saydığı konulara parmak basmıştır ama henüz düşüncelerinde köklü değişmeler meydana gelmiştir. 1971'de Erzurum Üniversitesi’nin bir kısım profesörlerinin de ihbarı üzerine tutuklanarak Diyarbakır Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanır. Bu dönem Beşikçi'nin düşüncelerinde köklü dönüşümlerin olduğu dönemdir.. Bu köklü dönüşümler daha sonra Beşikçi'nin "Bilim yöntemi" isimli çahşmasında ifadesini bulacaktır.

Diyarbekir yargılamalarında Beşikçi 13 yıl 7 ay gibi ağır cezalara çarptırıldı. 1974 affı ile hapisten çıktıktan sonra, üniversiteye girişi engellendi. Yazar olarak çalışmalarını sürdürdü. Kitapları Komal yayınevi tarafından yayınlandı. Bu kitaplar toplatıldı. Beşikçi yeniden tutuklandı. Çeşitli cezalara çarptırıldı.

Beşikçi bu çalışmalarında Cumhuriyet tarihinin siyasal yanını irdelemektedir. "Bütün cumhuriyet tarihi boyunca bilimin, resmi düzeyde geliştiğini, toplumsal-sosyolojik gerçekleri yok saydığını, inkar ettiğini vurgulamaktadır. Üniversite, resmi ideolojinin inkarı politikasını yapan ve yayan bir kurum durumundadır. Bilim adamları inkarı meşrulaştırmakta, yalanı teşvik etmektedirler. Mahkemeler adli bir kurul olarak değil, siyasal bir kurul olarak görev yapmaktadırlar. Bilimsel bilgiye değil ihbara, inkara itibar etmektedirler. Bir ulusun yok sayılması, inkar edilmesi bilimsel bir tavır olamaz. Bir ulusun inkarı üzerine basa basa demokrasi mücadelesi verilemez. İnsan hakları korunamaz. Kürdistan bölünüp parçalanmış bir ülkedir. Kürt ulusu sömürgeleştirilmiştir. Tüm demokratik ve insan hakları gasp edilmiştir. Bilim adamına düşen görev bu durumu onaylamak değildir. Bilim adına bu durumu meşrulaştırmak değildir. Tam tersine resmi ideolojinin inkarcı ve yalana dayalı yapısı eleştirilmelidir.

Ne var ki Türkiye'de bilim, resmi düzeyde gelişmiş, geliştirilmiştir. Bilim adamları resmi ideolojiyi ve onun inkarcı ve yalana dayalı yapısını korudukları ölçüde, buna hizmet ettikleri ölçüde maddi ve manevi olarak ödüllendirilmişlerdir. Zaman, zaman milletvekilliklerine bakanlıklara kadar getirilmişlerdir. Bu nedenle de bütün bir cumhuriyet tarihi boyunca üniversiteden olsun, üniversite dışından olsun bir tek bilim adamı dahi resmi ideolojinin bu inkarcı ve yalana dayalı yanını eleştirmeye yanaşmamıştır. Tam tersine, bütün çalışmalar yalan ve inkarın kurumlaşmasına hizmet etmiştir...

İşin en ilginç yanlarından bir diğeri de, Beşikçi’nin eleştirilerine karşı bilim çevresinin daimi bir suskunluk içine girmesidir. Yüzlerce üniversite hocasının, uluslararası kariyerlere sahip bilim adamlarının çalışmalarını eleştiren Beşikçi'ye bir tek bilimsel cevap verilmemiştir. Buna karşılık baskı, zindan ve zulüm örgütleri harekete geçirilmiş, Mahkemeler harekete geçirilmiş. Kitapları toplatılmış. Ağır cezalara çarptırılmıştır.

Ama açık olan bir şey varsa o da Beşikçi'nin hayat tarafından doğrulanmasıdır. Kürdistandan yükselen ulusal ve toplumsal kurtuluş siyasal bir olgu olarak, çağın sorunlarından biri olarak somutlanmaktadır. 60 yıllık acımasız asimilasyon ve jenosit eylemlerine rağmen yok edilemeyen Kürt ulus olgusu somut bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. Beşikçi'nin sesi de zindanlarda boğulmak şöyle dursun, dalga dalga zindanların duvarlarını aşarak yayılmaya devam ediyor...

Türk Devleti Kürt ulus olgusunu inkar etmeye devam ediyor. Türk bilim adamları resmi ideolojinin yalana dayalı politikasına bilimsel kılıflar giydirmek için hala yarışmaya devam ediyorlar... Zindanlar tıka basa dolu... Ve bir mektuptan ötürü Beşikçiye 10 yıl ceza verildi. Akıl almaz bir şey gibi görünüyor ama, gerçek: bir mektuptan ötürü 10 yıl ceza...

Tabii sorun, yukarıda da vurguladığımız gibi, bir bilim emekçisini susturmakla sınırlı değil... Onlar, yalan üzerine kurulu düzenlerinin yıkılacağından korkuyorlar. Resmi ideoloji ile şartlandırılmış kitlelerin öğrenmesinden korkuyorlar. Demokratik ve sosyalist muhalefetin, idam sehpalarıyla ezilmesi, Kürt ulusunun asimilasyon ve jenosit eylemleriyle topyekun imhasıyla dolu olan cumhuriyet tarihinin kanlı gerçeklerini örtbas etmek istiyor, bunların gün ışığına çıkmasından korkuyorlar. Ama, tarih ileriye doğru evrimleşiyor. Gerçekler su yüzüne çıkıyor. Zindanlarda boğulmak istenen yiğit insanların sesi, zindan duvarlarını aşarak, yayılıyor. 60 yıllık iktidarların gücü bu şanlı direnmeleri kırmayı, yok etmeyi beceremedi. Eli kanlı generallerin vahşeti de yetmeye cektir...

Orhan Kotan
Haziran 1982 / Stockholm

(*) Bu yazı, Kürdistan Dernekleri Federasyonu'nun yayın organı olan Ber- bang/Safak Dergisi'nin 2. sayısında Kürtçe olarak yayınlanmıştır.
Aynı zamanda bu yazı, Denge Komal Yayınevi tarafından 1984 tarihinde Stockholm'de yayınlanan Ismail Beşikenin Savunma adlı kitabının giriş yazısıdır.


"Suç delili" mektup

İsviçre Yazarlar Birliği Başkanı Bayan Boulanger'e 14.8.1980'de gönderilen mektubun tam metni:

Türkiye'de resmi ideoloji Kürt diye bilinen bir ulusun, Kürtçe diye bilinen bir dilin olmadığını ısrarla ve inatla sürdürmektedir. Kısaca Kemalizm olarak ifade edebileceğimiz bu ideolojinin en temel özelliklerinden birisi kesinlikle anti-Kürt olmasıdır. Irkçıdır ve sömürgecidir. Ve bu resmi ideoloji Türk üniversitesine, Türk yargı organlarına, Türk siyasal partilerine, basın, radyo, televizyon gibi kitle haberleşme araçlarına kabul ettirilmiştir. Ve bu süreçte devletin her türlü ideolojik baskı araçları ve zorlayıcı baskı araçları kullanılmıştır ve kullanılmaktadır.

Özerk olduğu vurgulanan üniversiteler, bağımsız oldukları iddia edilen yargı organları, hür olduğu söylenen kitle haberleşme araçları, demokratik oldukları özellikle belirtilen kurumlar, o ideolojiyi tartışmasız kabul etmişlerdir. Bu kurumlar, giderek yalana dayalı resmi ideolojinin yapıcısı, yayıcısı durumuna gelmişlerdir. Yalana dayalı resmi ideolojinin en önemli kurumları olmuşlardır. Üyesi olduğum Türkiye Yazarlar Sendikası da "demokratik" bir kuruluştur. Fakat resmi ideolojiye uygun tavırları geliştirmektedir.

Bu bakımdan Türk düşüncesi iki standartlı gelişmektedir. Demokrat, hatta komünist oldukları iddia edilen Türk yazarları da iki standartlı düşünürler. Bunlar, dünyanın harhangi bir yerindeki kurtuluş hareketlerini coşkuyla karşılarlar. 0 hareketleri överler. Desteklerini bildirirler. Fakat, Kürdistan'ın herhangi bir yerindeki kurtuluş hareketine düşmanca tavır alırlar. Küçümserler. Emperyalizmin kışkırtması diye aşağılarlar.

Türkiye'de insan hakları ile ilgili çalışmalar yapan merkezler, insan haklarını koruma ve geliştirme dernekleri var. Fakat, bunlar, şimdiye kadar Kürdistan sorunu konusunda ve Kürtlerin insan hakları konusunda hiçbir tavır geliştirmemişlerdir. Kürtlerin lehine olabilecek bir şey söylemekten şiddetle kaçınmaktadırlar. Fakat resmi ideolojiyi bol bol övmektedirler. Bu tür örgütler, Kürt sorununu görmemek için ısrarlı ve bilinçli bir gayret içindedirler. Ve bu koşullarda Türk Devleti Kürdistan'daki ırkçı ve sömürgeci baskısını rahatça sürdürmektedir. Bu ırkçı ve sömürgeci baskılarını günlük politika haline getirmiştir.

Bu ırkçı ve sömürgeci politikaya rağmen, Türk Devleti insan haklarına saygı duyduğunu iddia edebilmektedir. Hatta, dünyada insan haklarına saygı duyan ender ülkelerden biri olduğunu vurgulayabilmektedir. Bu konuda son günlerde gelişen iki olay üzerinde durmakta yarar var. Uluslararası Af Örgütü, Türkiye'deki işkence olaylarını ve insan haklarına aykırı davranışlarla ilgili bir rapor yayınlamıştır. Türk Devleti görevlileri, Uluslararası Af Örgütü'nün iddialarını reddetmektedir. Örneğin İçişleri Bakanı Mustafa Gülcigil 'Türkiye, insan haklarına saygılı ender ülkelerden biridir' diyebilmektedir. (Bak. 18.6.1980 tarihli Türk gazeteleri) Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen ise, 23.6.1980 Newsweek dergisine para ile yayınlattığı bir makalede yine aynı şeyleri iddia edebilmektedir. Fakat Türk basını, Uluslararası Af Örgütü'nün raporu karşısında duyarsız kalmıştır. Kürdistan sorununa rağmen, Kürtlerin insan hakları sorununa rağmen, devlet görevlilerinin ileri sürdükleri iddiaları ise hiç sorun yapmamaktadırlar.

Üniversite çevreleri, siyasal partiler, sendikalar, dernekler, kitle haberleşme araçları vs. Kürdistan sorununa hiç değinmezler. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra özellikle 1919-1923 yılları arasında Kürdistan'ın bölünüp parçalanması, Kürt ulusuna böl-yönet politikası uygulanması gibi konular, Türk bilim çevrelerinin, Türk düşüncesinin görmemekte, incelememekte özel bir gayret gösterdiği konulardır.

Türk basını, Kürdistan konusunda son derece duyarsızdır. Fakat bu duyarsızlık, hesaplı, kitaplı, bilinçli bir davranıştır. Amaç, Kürdistan sorunu ile ilgilenenleri tecrit etmektir. Bu konuda düşüncelerinin etkinliğini kırmaya çalışmaktır. Örneğin, örgütünüzün 8 Kasım 1979 tarihinde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e ve Başbakan Süleyman Demirel'e yazdığı protesto mektubu Türk basınında uzun müddet yer almamıştır. Ancak, 15 Mayıs 1980 tarihli Demokrat Gazetesi'nde küçük bir haber olarak yer almıştır. Yine aynı devlet yetkililerine 10 Aralık 1979 tarihinde yazılan ve Kürt ulusuna yapılan baskıların insan haklarına aykınlığını dile getiren yazılar, basında hiç yer almamıştır. Türk basını başka konularda kuşkusuz böyle duyarsız değildir.

Devlet tarafından sürdürülen baskıların düşünceye ve bilimin gelişmesine büyük bir engel olduğu kuşkusuzdur. Üniversite, basın, sendika gibi kurumların duyarsızlığı, dolayısıyla baskıları onaylayan halleri ise, bu baskıları daha da yoğunlaştırmaktadır. Bu da büyük bir gerçektir.

Bütün bunlar, sorunun, bir yazarın özgürlüğü olmaktan çok öte duran bir sorun olduğunu göstermektedir. Sorun, Kürt ulusunun özgürlüğü sorunudur. Ve bugün Kürdistan Ortadoğu'nun ortasında ulusal ve demokratik bütün hakları gasp edilmiş, bölünmüş ve parçalanmış devletlerarası bir sömürgedir. Kürt ulusu, dikenli tellerle, mayın tarlaları ile parçalanmış, birbirlerinden koparılmaya çalışılan bir ulustur. Bu durumda Kürt ulusunun-siyasal statüsü, sömürgeden bile aşağıdadır. Çünkü, örneğin Türkiye'deki Kürt ulusunun varlığı bile kabul edilme(me)ktedir. Kürtler, Türkiye'de Türkleştikleri oranda kamu haklarından yararlanırlar. Aksi halde, baskı, zulüm, zindan...

Bu bakımlardan, bu tür sorunlar karşısında, sorunun ağırlık merkezini bir yazarın özgürlüğünden çok, bir ulusun özgürlüğü yönüne koymakta büyük bir yarar vardır. Örgütünüzün mektuplarını, bu bakımlardan, takdirle karşıladığımı belirtmek isterim.

Bütün bunların ötesinde, sayın başkan, şahsıma gösterdiğiniz özel ilgiden dolayı size ve örgütünüzün tüm üyelerine saygı ve selamlarımı yolluyorum. Sağlık mutluluk ve başarılar diliyorum.

İsmail Beşikçi




Fondation-Institut kurde de Paris © 2020
BIBLIOTHEQUE
Informations pratiques
Informations légales
PROJET
Historique
Partenaires
LISTE
Thèmes
Auteurs
Éditeurs
Langues
Revues